- ANA SAYFA -
KUTU
Bir kutu buldum…
Tutunca hissettim… Ilıktı…
Üzerinde en sevdiğim renklerin resimleri,
En sevdiğim doku,
Dokununca narin, ama öyle görünmeyen…
Ne çok sevdim bir bilsen?
Hayal bile edemedim içindekilerin güzelliğini…
Açmak istedim çok…
Kilitliydi…
Zorladım, eğretiymiş üstündekiler, düştü.
...
Açtım,
...
İçi boştu…
15.02.2008
YANINDA...
Yanında yürüyor taşlarım
Uçuşuyor tozlarım
Ben…
Elimde değil, yine yanındayım…
Bir olmuş her şey, biz olmuş sonunda.
Sesler narin olmuş, ama ömrün içinde güçlü, bizim gibi…
Kulağımda ölüyorlar sonsuzluğa…
Gözlerinde özgürlük,
Sımsıkı kapattığın ellerinde düşüncelerin,
Sözlerin…
Kimsenin çözemediği sözlerin,
Bir benim bilebildiğim…
Yanına sokuluyor adımlarım.
Soluğum “sen” olurken attığım…
Ben…
Elimde değil, yine yanındayım…
Biliyorum tadını hayalinin,
Herkes karşında durmuş, bilmezken sendeki seni,
Ben yine kapatıp gözlerimi, parmak izinin şiirini okuyacağım…
20.02.2008↑
TUŞLAR…
Bu piyano tuşları,
Ne olurdu bu kadar yanıma sokulmasalardı...
Ben unutunca yaşımı,
Zamanı,
Olduğumu,
Yanımda olmadığını,
Anlarım onlar geldiğinde iyice,
Kendime bulandığımı…
Onlar dolaştıkça etrafta ben kendimde boğulurum
Öldürücü hazzı tınlamalarının, istila eder kulaklarımı
Aklımı…
Ben bende yok olurum…
Karanlığımı anlar mı,
Anlatır mı bu tuşlar?
Gurursuzluğumu…
…
Bildiğim…
Bana yalnızlığımın, gururuna olduğu kadar
Yakınlar…
11.03.2008↑
KURAK
Aşkının nefretini bana da içirmek istiyorsun
İçmeyeceğim…
Acıtmak istemediğin yalan…
Acım senin ekmeğin…
Suyunsa, sevincim,…
Bu yüzden kuraklığı yaşamının…
22.03.2008↑
ARSIZ
Peşine düşen hırsızım,
Aşkımı batırdım
Beni aklınla sürükleyecek
Vaktin ve ilgin için…
İşte! Buldum bir iyi,
Anlar beni…
Uçar, açarım yitirene dek
İçindeki beni…
Arsız nankörlüğüm zorlar…
İçimde bir sürü, taşmak üzere,
İçi ben dolu balonlar
Doldukça dolar
Büyüdüğümü anladığım hiç gelmeyecek o ana kadar…
03.03.2008↑
SAKLANAMAM
Ah…
Yer değiştirir aşkımın yurdu.
Bir gün aya,
Bir gün baharın kapısındaki güneşin vuruşuna,
Bir gün sesinden gizlice iyiliğini sızdıran ruhuna,
Bir akordu bozuk bakışın sebebine,
Acımın hafifliğindeki ağırlığa…
Sakın acıların sende olduğunu söyleme bana
Kollar sanki dokunabilecekmiş gibi uzanırken ruhuna
Erişebilecekmiş gibi ruhunun sırrına…
-Erişemezler ya-
Sır sensin!
Ah…
Coştururken beni kalbime yanlışlıkla gelen serçenin çırpınışları,
Yetmez uyanmama kartalın uzaktan ince bakışları.
Yer değiştirir beynimin sefilliğiyle tok yanı
Damar damar ben,
Oluk oluk sen her yanı...
Sonra…
Kısalır cümlem, düşüncem, kâğıtlarda
Dayanamam
Yunus değilim, kaçamam da o kadar hızlı
Saklanamam…
Sevimli miyim? Anlayamam...
Korkuttuğum kesin
Duyurdukça ille de kendini iç sesim.
Farkına varırım varmasına da
İçimin karalığını konuşan kısık sesin,
Durduramam…
27.02.2008↑
BENCİL
Sen misin yanındaki?
Bir başkası değil elbet…
Sen ve sen…
Başka dünyaları, izlemekle yetinen…
13.02.2008↑
TUTKU
Fırtına ve kar...
Ne garip
Oysa kar nasıldı tek başınayken
Saf ve dokunduğunu saflaştıran...
Fırtına geldi,
Şimdi saflıkla kardeş oldu tutku.
Bu kaos, mahveden beni...
Ama harikalarımın nedeni.
Fırtına ve kar...
Sanırım gözlerimde hep onlar...
18.02.2008↑
SÖZ VERDİM
Söz verdim yarım gövdeme
Artık acı çekmeyecek.
Işıklı akşamı göstermeyeceğim ona
Etrafımızda çarpışmayacak bilyecikler
Kızmayacak,yakmayacaklar…
Dağıtmayacaklar ne varsa içimizdekini etrafa
Söz verdim bomboş gözlerime
Doldurmayacağım akşamları kırçıllı kirpiklerinle
Söz verdim batırmayacağım iğnelerini bedenime
Ve her ne varsa acıtanı içimizde...
1996↑
KİMSE DE YOKTU
Güzel filmi, seyrettirdin
Ama beni mahfetti o…
Sen…
Kalabalıkta ezdin benliğimi,
Tenimi göklere çıkardın yalnızken…
Çıkışı neredeydi bataklığının?
Kimse de yoktu yanımda
Çıkışı neydi?
İnsanlığımdan da çıkmak mı?
↑
HİS
Eğer hissetmekse en iyi yaptığın şey,
Fazla gelirler
Hissettiklerin...
Anlatmak için çırpınamazsın bile, çünkü beceremezsin.
En iyisi, başka bir yolunu bulmaktır anlatmanın.
Sesler gelir sarılır
Dans edersin birlikte...
Kelimeler daha bir anlam kazanır
Katılır onlar da...
Senin gibi başkaları varsa eğer etrafında,
Gülümserler sana...
Mutlu olursun...
↑
KÜÇÜK KIZ
Çocuk gibi kalayım derken,
Bulaştırıverdi hırsını birisi üstüme…
Başkası kibirini…
Sonra geldi yanıma içimdeki çocuk,
Üstüme başıma baktı; bulaşık…
“İstemiyorum seni böyle” dedi, “Git…”
Başım öne eğik uzaklaştım yanından.
Yavaş yavaş siliniyorlar artık…
Hep o küçük kız kurtaran beni o kirli ruhlardan…
↑
BİLYECİK
Etrafımda bir sürü bilyecik,
Hepsinin rengi sen...
Değmesinler ruhuma...
Değmesinler ruhuma..
↑
NİLÜFER
Filizlerim yeşerecek artık
Doğru sularda...
Yanlış sular soldurdu
Öldürdü...
Sular mutlu şimdi...
Ben mutlu...
07.09.2008↑
BIRAK!
Güzel dalgalarını fazla görmeyeyim…
Bana rüzgârını gösterme hep merak edeyim…
Serin nefesini bilmeyeyim bile
Hayal edeyim…
Alışmak istemiyorum hiçbir güzelliğine…
Yansımaların sürükleyen beni
Körlüğüme…
Yanılsamaların kavuşturan
Sesine
Ve mücadelelerime
Kendimle…
Acizliğimi bana geri ver
Bir tek o zaman senin çocuğunum ben…
11.07.2008↑
GÜZEL, KÜÇÜK DÜNYAM...
Tam yüreğimin olduğu yer...
Acıdı...
Acıttılar...
Çirkin bir yüz taktılar,
"Onun bu yüz" dediler,
"Şiirin"
Oysa şiir acıtmaz.
19.09.2008↑
KAP(AL)I
Yanlış zamanda açık kalmış ruh pencerem
Yanlış mevsimde…
Fırtınalar taşmış içeri
Kirletmiş…
Şimdi,
Kapadım, kilitledim dimağımı geçmişe
Mevsimsizim…
Muhtaç…
Bir küçük ışığa, ısıya, renge
Aç…
Sofamda beyazlar beklerken
“Hoş geldiniz!” çıkabilir mi dudaklarımdan?
Onlara yanıldığımı söyleyebilir miyim?
Fırtınaların ala boyadığı kapılarım
Arınır mı gözyaşlarımla?
Öyleyse,
Bir anlamı var bu kadar ağlamamın…
Artık haricimde her şey affedilecek gibi,
Bir dilimin aczi,
Bir de ruhum affedilmez
İtina delisi…
Ama ben…
Bu ruhu böyle kabullenmedim
Ben sadece,
Nasıl misafir ağırlanır, bilemedim.
Nilüfer TUNÇ
23.09.2008↑
ELİNİN ZORU
Diline bir kemik yap zor değil
Tilkilerin kaçacak belki hiç istemesen de
Yoluna bir karınca çıktı sanamayacaksın o zaman
Bile bile karıncanın
Yaşam anlamını çözeceksin belki
Gördüğün yüzü sandığın yüz sanıyorsun.
Eline düş!
Her düşündüğünü yapmasın.
Hatta her düşünmediğini…
Büyümediyse anlat ona
Kalpler çarpmadan
Eller olmadığını…
Her kalbin o bilindik sınıflara
Kayıtlı olmadığını…
Hala anlamazsa elin, dilin,
Söyle onlara
Hâlâ
Saf kalanlar da var
Arasında bu kadar pisliğin...
25.09.2008↑
GİT, YUM
Kanımın belleğini yutup sindiren
yalnızlığımın acımasız, arsız arkadaşı…
Gözümün yaşlanmış yaşlarına,
elmacık kemiklerimin neşeli danslarına
kaç kez “Dur!” dedin…
Olmadı…
Beynimin korkunç süratini durdurdun,
gözleri bulandı.
Ellerimdeki çağlayanı durdurdun,
boşluğa bulandı.
Anlatmak istedim, öylesine
o bile olmaz oldu…
Tek çarem kaldı
Kimsesiz olmazdı ama inandım
kimse anlayamazdı
elimi her çektiğimde akan o sinsi kanı…
Kendim bakacağım artık çaresine lityum…
Gerçeğe çıkan ilk yokuşum
belki en büyük yanlışım
Ama bitecek kandırı(lı)şım
Beni bulacağım artık…
Artık çocuk olacağım
Çok zor değil…
Sadece hatırlayacağım…
26.09.2008↑
SOLUK
Az önce bir soluk aldın,
İçine güneş doldu, rüzgâr doldu,
Yeşil, sarı doldu içine…
Ne kadar güzel varsa doldu,
Bedeninin caddelerine…
Şimdi neden böyle nefesin?
Aramak gibi,
Ve bulamamak…
Sanki bu soluk seni boğacak,
Az önceki can, nerde?
Unuttuğum mekânların
Ve yüklemediğim anlamların ölülüğü gibi,
Sen de kaybettin hayatını soluğunun
Büyüyünce göğsünde mihneti
Yürümeye bir türlü koyulamadığın yolunun…
25.02.2008↑
AŞK
Su, göğsümden çıktı
Su, göğsünden çıktı
Yol oldu...
El birleşti,
Yıkandı...
İkiydi,
Artık bir oldu...
28.09.2008↑
BAHÇE
Ağaçlar kınalanmış bugün
Ruhumun bahçesinde
Otların yeşiline bir coşku,
Misafirliğe bir bulut gelmiş ki
En neşelisinden…
Kedim konuşmayı sökmüş gezinirken
Ne çok dolmuş zorunlu suskunluğundan
Bakıştığı bütün aşkları, arkadaşları pencereden
Yanı başında memnun şimdi
Yeşilin en güzelinde yüzerken
Bir alerji başlamış az önce
Her renkte, her dokuda, her yerde
Tatlı kaşıntıyı çocuklar geçirmiş
Oynaya zıplaya çimlerde…
Ne olur böyle kal bahçe…
Böyle…
28.09.2008
↑
TUZ
Sakinleştirici sesi kısıldı
düşlerimin…
Başımın üstünde şeffaf ağır bir yük
Aldatıcı…
Kimsenin haberi yok
Öylesine güzel ki
dilime dokunan tatlı
Tadımlık…
Dayanamayıp devam edince
Uzun
beynimi hiç eden tadı,
dayanılmazlığını bile
düşünemeyecek kadar
Acı…
Sonu var mı?
Sır mı sonu?
Gözlerimin altındaki küçük
küçük tuz izleri,
İşaretim olur mu?
Belki sebeplidir…
Belki…
Kolaylaştırır cennete kabulümü…
28.09.2008
↑
YAĞMUR
Tanrı notalarını gelişigüzel serpiştirdiğinde
Sokaklarda bir senfoni akmaya başlar
O gün neyse demek istediği
Ona uygun bir nüansta ve hızda…
Bazen kuvvetli başlar
Bazen hafif ve yavaşça…
En kutsal müziktir bu
Damladıkça çatılardan,
Ritmini duymayan kalmaz
Kulaklarda haz dolu
Üstelik yaşam suyu…
Sanır mısın
sadece sokaklar yıkanır, dışarısı?
Kulağına her düştüğünde
bu mucize müzik,
İçin de yıkandığı için
ruhundaki bu dinginlik…
06.10.2008↑
UÇURUM
Kelimeler uçuruma dizilip
Bakıştılar
“Yazık” der gibi…
Her göz isabetinde değişeceğini
Anlamış gibi…
Yeni doğmuş bebekler gibi
Ağlaştılar…
Düşerken aşağıya
Her göz bir şey gördü
Göremedi
Balkon altı boşluğunda
Unutulmuş çocukluk gibi…
07.10.2008
↑
SUS İŞARETİ
Acizliğim mi ezilen küstahlığımın altında
Yoksa küstahlığım mı aczimin?
Bana oyun mu oynuyor yaratıklar
Yoksa yaratık ben miyim?
Soru işaretlerim virgüllerimin anası mı?
Doğurup duruyor
İçi boşalmış bir yalnızlığı…
"Sus"ların içine gömülmüş
Gerçeğimin içinde
Anlaşılmayı dileniyorum
Kimden?
Farkındayım…
08.10.2008
↑
ÇOCUK
Bankın üzerine bıraktığı,
Yerçekimine burun kıvıran
Bedenine takındığı
Olgunluk…
Elindekine bakınca
Bir de kaybettiğine
Ve kulak kabartınca
Kederli nefesine
Baktı…
Bankın üzerine bıraktığı
Hep o sahiplenmeye can attığı
Sorumluluk…
Ter içinde döndü oyundan
Yüzleştiği o an
Anladı; ona bakan
Zorunluluk…
Oyunun tadı damağında
Kaldı geride hesapsız
Mutluluk…
Baktı…
Baktı…
Çaresiz…
Taktı omzuna çocuk…
Ah çocuk…
08.10.2008↑
DÜŞ İZİ
Göz kapaklarımız var iyi ki
Gece mavisi bir düşü doğuruyorlar
Geceye...
Sen yine de sarıl ona
Öp
Uyanması acıtsa bile...
Sev çünkü buradayız
Bir gölgenin sahibi
İki aşık
Dans ediyoruz
Senin bitmeyecekmiş gibi duran
Parmak izinde...
09.10.2008↑
DENGE
Her şey yürüyüp gidiyor
Yanımdaki hava bile...
Dünyanın dönüşü gibi yavaş olsaydılar
O zaman kırılıp dökülmezdim bu kadar
Anlayamaz
Uğraşamazdım kendimle...
13.10.2008 ↑
PORTRE
Yüzümde…
Ellerimde sıkışmış
Gençlik…
Kalabalığın içinde kayıp gözlerim,
Döküldü dökülecek…
Döksün içimdeki siyahı da…
Çiçek olmalıydım oysa
Çiçek olmalıydım…
23.10.2008↑
DENİZ YÜZ
Aysız bir geceydi
Yıldızsız
Her şeyin kırıştığı bir gece…
Eşyaların, yüzlerin…
Sen geldin
Alıştığımdan kırışık karışıklığa
Garipsedim
Huzurunun düzgünlüğünü…
Sen geldin
Ay geldi…
Sen geldin
Deniz geldi
Kuş geldi…
Sen geldin
Ben güzelleştim
Güzelleştik…
28.10.2008↑
YAŞ-LI AĞAÇ
Koca bir çınar gibi
Büyümüş, yaşlanmış aslım
Her damlasıyla sulanınca gözyaşımın…
Çocukluğu, gençliği
Nasıl doğarsa her dalında,
Dallar gibi ellerimde
Genç, çocuk parmaklarım…
Damlalar da acıyla büyür gözde
Her şey gibi…
Ve okşar onları silerken aklın elleri…
Kabullenir bunu yüz
Her kabuklaştığında gençliği…
Katman katman olsa da
Bilir…
Her defasında elleriyle gelir
Yeni…
Yeşil...
Taptaze gençliği…
04.11.2008↑
ESİR
Farkındalığın dışında
Esaretimin zararı yok...
Hırpalayan cümlelerimiz,
Mutsuz eden mutluluk yeminlerimizin sebebi…
Biliyorsun başına buyruk akan kanımın
Sıcaklığına sarıldığımda yavaşladığını…
O an,
Sadece dilimin değil
Dinle(n)meyi bilmeyen beynimin de sustuğunu…
Zamanı bu denli anlamlandıran
Esaretim
Farkındalığımız olmasa
Benim cennetim...
06.11.2008↑
BAKIŞ
Yeter
Baktığın
İçime
Dolar
Yalnızlığın
Tutar
Ellerimi
Tut
Çağırırken
Dost
Renkleri
Dost
Gelir
Yalnızlık
Yetmez
Artık
Bakışın(m)
Yetmez…
10.11.2008↑
KOKU
Geldin…
Yine…
Kendimize aşıklığımız
Düşmanlığımız
Saplantımız
bize,
En sevdiğin resimler…
Tazelensin istedin boyalarının kokuları
Kokladıkça aklıma karışıp
Aklımı karıştırsın istedin…
Aklımın bana ihanet etmesini
Doya doya izlemek için
Yine görebileceğim bir yerde durdun
Yine duyabileceğim bir yerde sustun
Yine kahrolacağımı bile bile
Hissettirdin kendini
İçimde…
Yine beni küstürdün
Kendime…
Yine…
Geldin…
Geceme…
11.11.2008↑
KUYU
Bir kuyu kazıyormuşum farkında olmadan
Sadece oyun oynuyordum toprakla…
Önce avucumda hissedip,
Akışını izliyordum sonra küçük parmağımın aralığından…
Düşler yapıp içinde kaybolduğum oyunum
Tuzakmış, yakıyormuş…
Nefesi kesiyor, kalbe dokunuyormuş…
Ben…
Daha ilk kez gördüm derinliğini
Kâğıt gibi keskin serinliğini
İçine hızla çeken çevrintiliğini…
Küçük parmağım dans etmeye başlayıp
Açılınca avucum
Çizgilerin derinliğinde kayboldum…
Bir kuyu kazıyormuşum farkında olmadan
Sadece oyun oynuyordum,
Derinmiş…
Bilmiyordum…
Bugün,
Kendim düştüm…
28.11.2008↑
ZİNCİR
Güneş doğdu,
Kırılanları yapışmış olacak sanıyordu uyandığında
Yanıldığını anladı
Umutsuzluk döke döke yürüdü kaldırımda...
Güçsüz elden,
Ağır beyinden,
Sağlam iş çıkmalıydı,
Çıkmadı
Daha bir ağırlaştı bedeni.
Onu anlamadı birisi
Dikkatsiz saçtı kelimelerini
Ekmeğiydi
Bir şey demedi.
Evin yolunda kinler gördü
Biraz da o ekledi
Çoğaldı üzerindekiler,
Bilmedi…
Anlamayabileceği birisini buldu giderken
Aldı eline topladı kinini
Bütün gücüyle adamın üstüne attı
Attı acıta acıta bir daha…
Bir daha...
Rahatladı sandı…
Fark etmedi üstünün başının grileşmesini
Çekti gitti evine hafif…
Gözleri acımış adam kendine baktı
Bir değişiklik vardı
Kırılmış bir şeyler sanki içinden
Kaldırıma dökülüyordu…
“Uyuyunca, geçer belki” dedi
Uyumaya gitti…
30.11.2008↑
…
...
...
Sana yazdım bak…
İçinden ne geçiyorsa
Dürüstçe yaz oraya
Kalbini göreyim diye
Ömrümü bitirirken
Sakın “Ben yazdım ama.” deme.
Ben yazıyorum işte…
2.12.2008↑
NE GÜZEL DELİ OLMAK
Ne güzel...
Özgürlüğün avukatlığına soyunmuş gardiyanı,
Muhtaç ağzının süsü süstüğünde
İçini kemirenin kendi dişleri olduğunu
Görebilmek…
Ne güzel...
Her ikram edildiğinde uçarcasına kaçtığım kibirle
Üç gün üç gece yapılan düğünün
Davul seslerine kapılıp oynamamak...
Ne güzel deli olmak…
8.12.2008↑
MUTLULUK
Denizin üzerinde konuk
Kuşlardan bir ada
Mutluluk…
Bitmek için başlayan...
Fena esinti,
Hüzünlü yağmur,
Talihsiz bir başka kuşla,
Bitişini bekleyen...
Bu yüzden mutluluk,
Hep buruk…
13.12.2008↑
KİMLİK
Takvimin yırtıkları her aralığa düştüğünde,
Karıldı, çoğaldı kimlikler…
Sonra dediler:
“Hadi şimdi bir kimse ol…”
“Şimdi de bir kadın…”
Hiç
“Hadi şimdi çocuk ol.”
Demediler…
23.12.2008↑
"BEN"
Parmaklarım eriyor…
Her iniltide bir maske çıkıyor
Her dökülüşte bir küfür…
Yandığımdan değil
Yanılgıdan…
İçimdeki çiçekler
Önünüze düşüyor
Siz bakınca diken oluyor
Anlamıyorum…
Ellerim eriyor
Her gün batırdığım kızgın iğneleri
Siz varken
Acısı azalsın diye çıkarıyorum
Yanılttığımdan değil
Yanıldığımdan…
Kollarım eriyor
Her sarılışa gizliden gizliye
Müptelâlığından...
Eriyorum
Ama sessiz
Yapıştırıyorum hemen ustaca
Yanımda siz…
“Hepsi numara…”
Şu anlaşmam gereken düşmana
“Ben… “
Dememe bari izin verin!
Tüm insanlığı düşünürken…
Eriyorum…
Yandığımdan değil
Kandırılmadığımdan…
25.12.2008↑
İNSAN
İnsan’a bak…
Sevebilirken,
Düş görebilirken,
Düşünebilirken,
Öldürüyor.
Sevebilirken,
Düş görebilirken,
Düşünebilirken,
Ölüyor.
04.01.2009↑
ÇIKMAYAN MÜREKKEP
Ben okuyunca
Verilmiş sözler gibi kokuyor
Kaleminden dökülenler...
Noktaların kendine
Virgüllerin bana verdiğin...
Her damlası donuyor mürekkebinin
Havada uçuşan güzel heykellere dönüşüyor
Bir kelimemle
Düşüyorlar...
Parçaları dağılmış her yerde,
Erimek bilmiyorlar...
06.01.2008 ↑
İKİ UCU TÖRPÜLENMEMİŞ MİZAÇ
Sevinci son zerresine kadar emen bir uç,
Duyuları, kâinatı hissettirebilecek kadar açan diğeriyle kardeş…
Bir garip hassas terazi beşikleri…
İrade dışı hep hareket halinde
Ömrümün sorusu:
“Bilmem, niye?”
Yılları törpüledi,
Kaldı kendi dengesiz sivriliği…
İki ucu deli mizaç,
Hayata sorarsan pek aklı başında…
Algıları uçurmakta usta…
Yolum yarılandı,
Azıcık törpüledim sanki
Hayal olmasın?
Tuzu kuru havasında
Şimdiki fotoğrafım…
Çekmemiş bundan çoğu
Belli…
Bilseler…
Korkarlar sözünü duysalar.
Yaklaşırlar mı yanına
Kalpleriyle kalakalsalar…
14.01.2009↑
ÖZET
Sınırları yoluma çıkanlarla değişen
Görünmez fanus…
İçindeyken dışarı bakan göz,
Dışarısında kör…
Tükenmemişliğim,
Tükettirmeyişinden…
Ve daha yaşamadan ana fikri
Gösterişinden…
Ruhumu muhteşem bir resmin içine hapsedişinden…
16.01.2009↑
TOHUM
Bir çiçek tohumu
Benimle konuştu…
Ekilmesine karar verecek,
Benmişim…
Nereden bileceğim güneşi,
Ona hep gülümseyecek mi?
Su onu sevecek mi?
Biri sürecek mi elini?
19.01.2009↑
GÜZEL
Gözler var…
Göğe bakıyor, suya, yeşile…
Öyleyse;
Görünmek istiyor hepsi…
Anlatmak,
Bilinmek
Aydınlık istiyor
Ve övülsün istiyor görünmeyen zihinlerindeki
Geçmişleri…
Güzellikleri…
Her çirkinliğe bakıldığında yanında görünen
İnsan gibi…
14.02.2009↑
ÇIKMAZ
“Kibir” gökyüzünde
Zifiri siyah bulut…
İç gürültülü
Sağanak laflı…
Delik deşik diye kendisi
Asitli
Sıçrayan gülümsemesi…
Gökyüzünde gezerken
Düşürdükçe bulaştırdığı
İç çığlığının zifirisi,
Her yerde gördüğün işte o leke…
Her köşede…
Yeryüzünün en pis lekesi…
18.02.2009↑
KUMAŞ
Bir kumaşa nasıl siner bütün mevsimler?
…
Fırça tutar ellerinden saklı kelimelerin,
Gözlerden sızan kızıl hüzünlerin,
Ve onları sahiplenen her rengin,
Öper içindeki koca hevesle tuvali...
Tuval fırçayı...
Aşklarını besleyen her renk
Sindikçe büyüsü bilinmeyen kumaşa
Siner içine bütün mevsimler...
Hüzün de sinmeyecekti
Hüzün her mevsime sinmeseydi eğer...
23.03.2009↑
ZAMAN VE ÖLÜMLERİN
Yorgunum…
Her ay
Gün
Eşya
Her şey,
Yoruyor sen doğduğunda…
Ölümlerinin izleri
Takvimde gömülü
Hâlâ duruyor dikkatli bakınca…
Ekim, Kasım, Aralık…
“Bitecek bir gün…” diyorum
“Elbet bitecek…”
Bir resimle doğuyorsun bazen
Gölgesinde pişmanlıkların,
Işığında aşkın,
Dağlarında sağlamlığın,
Denizinde ihtirasınla
Tuvalde geziniyorsun…
Odağımı çalıyor
Perdelerimi açıyorsun…
Sessizliğin ruhunu yenip,
Durmadan beni çağırıyorsun…
Ölümün gerekiyor sonra
Bildiğinden belki de
Ellerin yazmıyor
Dilin yok
Bu dolu suskunluğun
Bu boş mektubun sonu yok…
Bu yüzden bir can, bir cansızım
Ve
Her ölümün
Benim kahramanlığım…
27.03.2009↑
RÜZGAR
Camın ezgisiyle başlar
Yaprağın semasıyla coşar
Rüzgâr...
Ağaç,
Duasında
Yaprağa vedasında
Fedasında…
28.12.2009
↑
İZİN
Yine engelim çok
Yazmak istiyorum ama...
Nokta kimin?
Virgül?
Ya diğerleri?
Ya o kelime,
Bu kelime,
Diğeri...
Bırak şunları da...
Yaşayayım...
26.01.2010
↑
NET
Bir susku yüzündendi
Kabullenişim
Farkettiğinde ellerim
Güneş yüzünü odama tattırdı
Gitti…
Bu başka başlangıç…
“Denge” dedi ama elim, dilim
Daha yeni diyebildi beynim…
İnkâr yok
Kabullenme yok
Soru çok
Cevap yok
Denge bu…
Bu kadar basit…
Denge,
Askı…
27.01.2010
↑
PİYANO
Her dokunuşumda içimdekilere
Sesleri gömülüyor tuşlarına
Her dokunuşumda tuşlarına
Sırları dökülüyor yüreğimin
Düğümleri görünüyor benliğimin
Ah... Piyanom...
Ömrümün sırdaşı...
28.01.2010
↑
?
Her şeyde istemediğini bulabilir misin?
Bir delilik atlatmak nedir bilir misin?
Ve onları terkedebilmeyi...
Bir delilik atlatmak nedir, bilir misin?
Duvardaki resmin içine girebilmeyi...
Tüm dünyayı çözebilmeyi...
Tüm dünyadan geçebilmeyi...
Bir delilik atlatmak nedir, bilir misin?
27.04.2010↑
AŞK-1
Durgunluğuna aldanmadığım bir güne nasıl gülümseyebilirim?
İçinde sadece beyazın olmadığını bildiğim…
Ayrıntılarını bilmek istemediğim,
Hem delicesine istediğim…
Bıktım!
Elimi kolumu bağlayan
Tuğlalarımı örme alışkanlığımdan…
İtici güçlerim,
Yaptıklarımdan…
Başlarsam…
Başıma ağrılarla gelen güzelliklerinde boğulmama…
Başlarsak…
Ağzımdan düşürmediğim o teraziye dokunmaya…
...↑
YÜZMEK
Denizi izleyişimde
Yüzümde sıcak…
Ellerim ıslak…
Ama yüzümü ıslatmak değil aklımdan geçen
İstediğim yüzmek…
Yüzmek…
Görebildiğim kadarının hayali artık peşimde…
Çırpıntıları,
Işıltıları,
Dalgaları,
Ve içindeki sonsuzluğu bilmek…
Yüzmek istiyorum…
05.06.2010↑
BARDAK
Bardağında her ne varsa işte...
Dostun mu sandın?
Diyecek kadar yürekliyim işte
"Duman dostum değil."
Bu...
Şey...
Bitecek.
Acının tatlısı
Heder olup gidecek...
Tatlı ne tatlı oysa
Korkuların olmasa...
05.06.2010 ↑
BORÇ
Avucunda saklamadın
Korumadın
İçimde akıp giden nehri
Uçuşan kuşlarımı…
Daha da çok sevmeye başlamıştım
Gözlerimi…
Bakışlarımı…
Kızıyorum onlara şimdi…
Bense gözlerine
Ne şarkılar, ne şiirler borçlandım
Üzerimde hepsinin ağırlığı…
06.06.2010 ↑
DÜŞÜŞ
Öldür devam et
Rengini sömürdüğün çiçeklerimi
Bende renk kalmadı…
Bir gri çiçek yaşayan
O da mahsun bakan…
Yavaş yavaş yokum artık
Bir gün daha
Ve bir gün daha yokum…
Öldükçe yanımda bir onu buldum
Karanlığa sordum…
Seni anlattı;
“O beni artık bıraktı…”
22.06.2010↑
TERAZİ
Ya asılmasaydı yüzüm,
Çirkinleşmeseydi…
Bekleyişim olur muydu hiç
Gülüşümün güzelliği…
Ben değilim ki
Doğanın her daim güzelliği…
Gerçeğin terazisine örneğim,
Hep bir tarafım ağır,
Böyleysem eğer,
Demek ki böyle gerekli…
29.06.2010↑
SON ÇIKIŞ
Fanustan çıkışım son kez olsun…
Kırarak…
Çıkar çıkmaz koşmadan, taklalar atmadan
Sezdirmeden bu dünyadan olmadığımı...
Anlayıp onları,
Anlamamalarını düşünmeden,
Yıldırmadan...
Ve yaşaya yaşaya fazladan…
Parçalara bölünsün düşüncelerim,
Bu kez içinde insanlar…
Bölündükçe insanlarla,
Azalsın coşmalar…
Kilitlenmeden bir dosta
Bir kimseye
Bir’e…
Gökyüzüne baktıkları gibi tıpkı,
Uçsun gözlerim her biriyle
Ama
Süzüle süzüle…
11.07.2010↑
İKİDE SIFIR
Hiçbir şarkıda kimse yok
Kimse yok hiçbir şiirde…
Bir ben varım
Bir de aklıma dur diyen aklım…
12.07.2010↑
GERÇEK
Kuru bir yaprak
Kucağıma düştü…
Bir el aldı yaprağı,
Uzatmadı bana doğru…
Bilmiyorum
O yaprağa şimdi ne oldu…
Bildiğim
Bir tek onun gerçek olduğu...
16.07.2010↑
DOKUNUŞ
Her şarkıda
Nefesim sesim oldu
Her dinlediğinde
Kulağına kondu
Kulağın titreşti
Dokunuş oldu
17.07.2010↑
BİRİKİNTİ
Çözülecek yeri kalmazsa
Aynadaki geleceğine baktığımda ruhumun…
Ve öğrenmiş,
Öğrenecek olduğunu kabullendiğimde…
Soruların bitişiyle
Cevapların başlangıcının kesiştiği yerdeyse tutsaklığım…
Her doğumum yok oluşumsa aslında habersiz…
…
Öyle geniş ki deniz…
Öyle derin…
Benim birikintim
Hüzünlü bir kayanın üzerinde konaklanışım…
Her başka kayaya gözümü dikişimse
Yalnızlığım…
20.07.2010↑
ROL
Dışarıdan görünüşü dikenlik
Ama bulunduğum yer bir gülün içi…
Yumuşaklığı bir sır
Rengi…
Bakışını dışarıya uzatmayı insan
Neden ister ki
Bir düşte yok olmamak için mi?
Ve bakışını kaçırmayı insan
Neden ister peki
O düşte başrol oynamamak için mi?
Ben o gülün içinde hapsolmuşum kime ne…
Ama eğilmiş başım öne
Başka dünyaların karanlığından kaçıp da
Bıkmaktan yaprağında kendimi göre göre…
Kendinden kaçmayı insan söyle
Neden ister peki
Asla rol oynamayı istemediği için mi?
21.07.2010↑
ZİKZAK
Zikzak dediğin
Çıkmadan sınırından
Aynı yerde dolaşıp duran
Çıkmadan sınırından
21.07.2010↑
YANIK
Gözlerime düşen buzdan harfler
Birer yanık dilimde…
Her biri başka gözlerde zavallı sanık
Kararını bekleyen saçmalık…
Harflere akrabayım
Doğdukları zamana tanıdık…
Ve yabancıyım sahiplerine
Onlar rüyalarımın gardiyanı
Gözyaşı kalabalık…
24.07.2010↑
TAMAM
Herşey tamam sandım
Birkaç eksik var yalnızca…
Tamamlandım sandım ruh yanımda olunca
Onu da yanımda sandım…
Hayatta,
O sandım
Bu sandım
Şu sandım…
Yarım sandım
Tam sandım…
Herşey eksikmiş meğer
İçinde fazlalığımın…
Bütün eksiklerimi attım…
Tamam şimdi ben yanım…
26.07.2010↑
TEŞEKKÜR
Müzik…
Kulağım…
Kulağıma eşlik
Gördüklerim
Aralarındaki korkuluklara kör edişin için...
Ağlayarak ölmelerimin ardından
Gülümseyerek doğuşlarımın
Çokluğu için
Mucizelerinin...
Teşekkür
Edebildiğim için
Teşekkür…
26.07.2010↑
OK
Egoların tatmini için elverişli
Duygulara köleyim…
Sanrılarım bilinçli
Ruhların derdindeyim…
Sözden sorumluluk insan için
Bilinsin isteyenim…
İnsandan beklediğiniz insanlık
Ne ettiniz ne istediniz?
İçinizdeki kiri bulaştırmak sanki tek derdiniz
Sanatın kalesi var sanan
Gönüllülere sorarım
Eğri oklarınızla neyi püskürtmek derdiniz?
Büyüdü diye çocuklar
Beyinlerini hapsettiniz…
İlk özgürlük mutluluk bilmediniz…
27.07.2010↑
KIPIRTI
Uzaktan bakınca
Birer minik ışık gözler
Yanıp sönen...
Kıpırtı…
Yanına gidince
Kıpırtı,
Kuşlarımın geçişi
Önlerinden…
29.07.2010↑
KAYIP
Kalabalıkta kaybetti onu... O kaybettiği, yaşama nedeni... Kaybettiği, aslında onu ayakta tutabilecek tek şey... Sağına baktı yok. Soluna... Yok. Sadece gözlerini biraz daha yana çevirmesi gerekiyordu... "Yazık!" dedi bir başkası içinden... Aradığı duruyordu çünkü az ötede.O kadar yakındı ki inanamazsınız.Ama görmedi.Kalabalık kendi derdindeydi.Kimse gösteremezdi.Kendi görmesi gerekiyordu.
İşte böyleydi her yer.Bir sürü kayıp...Bir sürü arayan...Elinde sönük bir fenerle ışığın peşinde koşan ... Bulduğu herşeyi aradığının gölgesi sanan... Harfsiz sözlerin düşlerine uyuyan...
21 Ocak 2008↑
GÖNLÜN BAKIŞI
Her şeyi değiştiren, gönlün bakışları… Gönlün bakışını değiştirmek için seçimler yapansa, akıl. Aklı bu yolda kullanabilmek için gereken, ruhun kuvveti. Ruha kuvvet verense yaptıklarımız ve yapmaktan kendimizi alıkoyduklarımız.
Kasım 2007↑
DUA
Yazmak ya da çizmek için, bomboş bir kâğıda bakmaya başlamak, tıpkı yaşamın içinde fark ederek ya da fark etmeden ettiğimiz dualar gibi… Yaşamın doğru, düzgün ve net çizgilerini çağıran dualar… Bizi nelerin bulacağından habersiz teslim olup, içimizdeki saflığı konuşturduğumuz anlar… Olacak her şeyin zemini… O boş kâğıda düşünerek bakmak, nasıl onun mutlaka dolacağına sebepse, edilen dua da, sonsuzluğa sebep… Yalvardıkça saflık, daha da saflaşır. Saflaştıkça vücutla bir olur, var eden tarafından daha da sevilir. Sevildikçe daha da korunur. Korundukça yaşam çizgisi doğrulur, ilerlemesi gereken yere doğru devam eder, bittiği sanıldığındaysa sonsuzluğa ulaşan, o olur...
Kasım 2007↑
İNSAN
Eğitim okulla ilgili midir?Eğitime ne gözle baktığımıza bağlı..Akıl ve Kalp yan yanaysa(Sevgi,şefkat,anlayış,duyarlılık, kendisini karşısındakinin yerine koyabilme gibi insanı insan yapan ve dünyayı yaşanılır bir hale getiren özellikler varsa) verilen eğitim çok güzel sonuçlar verir.Eğitimi bunlarla birlikte düşünmek gerekir.
Düşünülür düşünülmesine de…Ah insan! Öyle bir varlıktır ki, yaşadığı acı şeyleri unutmasına yarayan balık hafızası, bu inandığı gerçekleri silip atıverir.Konuşurken ve düşünürken değil…Davranırken…Yaşamın içinde…Hepsi silinir gider…
Bir anne ve bir baba, bir insan dünyaya getirmeye karar vermeden önce ona nasıl davranacağını(davranması gerektiğini değil…) ne kadar düşünür? Ona verilen hayatı ne için ve nasıl geçirmesi gerektiğini ona ne kadar öğretebilir?(“ne kadar anlatabilir?” değil…)
Bir çocuğa eğitim veren demiyorum, bir çocukla yalnızca sohbet eden bir kişi, o anda yalnızca sohbet etmediğini, ne kadar önemli şeylere sebep olabileceğini, ne kadar düşünür?
İnsanoğlu yaşar.Yaşarken bir sürü şey yapar.Yaşadığı hayatın (görünen değil…) ne kadar doğru bir hayat olduğunu ne kadar düşünür?
Doğru hayat?
Basit isteklerle değil, verilenlerin sonunda istenilenlerle çizilen bir hayattır doğru bir hayat…
Ve “İyi” olan sonunda daima kazanır…Kim ne derse desin…
↑
EN GÜZEL SAVAŞ
İnsanoğlu gariptir…Bir kısmı gerçek hayatın içinde,hem başkalarını hem kendisini zehirler.Konuşmalarıyla, ortaya çıkardığı kin ve kavgalarıyla…Durup havayı nasıl soluyabildiklerini ve kalplerinin o güzel ritmle kıpkırmızı sıvıyı vücutlarına nasıl gönderdiğini unuturlar ve kıskançlıklarıyla,yetinmeyen hırslarıyla,akıllarına gelen tüm şeytanlıklara bir “dur!” demeden tek tek, başkalarının içlerini acıtırlar…
Bir kısmı onların gücü karşısında önce defalarca yıkılır.Sonra kendisinin de onlardan biri olması gerektiğine karar verir.Yıllarca bunu amaç edinir.Bilinçaltında neler yattığından habersiz, bir gün, onlardan olur çıkar…
Bir kısmı da savaşır…Tek başına…Yalnızca düşünerek,hissederek bulunduğu yere anlamlar katar,soluduğu havaya hayat verir,gördüğü her renge,her dokuya,her kokuya hayat verir.Kendi dünyasını böyle renkli,kokulu tutarak dışındaki dünyayı küçük küçük renklendirir.Bu savaşçılar dışardan “farklı” diye adlandırılır.Zaten farklıdırlar.Keşke dışarıdaki her şey de onlar gibi renkli,kokulu ve farklı olsa…
↑
İNSAN (2)
Bazı şeyleri düşünmeye zaman bulabiliyorsak“gerçek bir insan” vasfına erişebiliriz…Kendimizi sorgulayabiliyorsak…”Şuna ne söylesem de kendini kötü hissetse, ben de kendimi böylece daha iyi ve ondan üstün hissetsem?” diyerek ve bunu uygulayarak yaşayan insanlar tanıyoruz.Karşısındaki kişinin en küçük bir eksiğini yakaladığında içinden coşup sevinen ve bunu bir an önce kullanmak için sabırsızlanan insanlar…Ve bu yaptıklarının kendilerini küçülttüğünden haberi bile olamayacak kadar kör insanlar…Yaptığı işin, bir kerecik yaşadığı ve kısacık olan hayatının, güzel şeyler sığdırabilmek için nasıl bir fırsat olduğunu, hiç düşünmemiş olan insanlar…Bir kelimenin neler yıkabileceğini ve neler yapabileceğini düşünmeden konuşan,konuşan insanlar…Sabredip, elinden geleni yaptıktan sonra, hayatın daha neler getireceğini düşünmeden ve inanmadan, sabırsızca kadere ve yaşadığı hayata isyan eden insanlar…Yükseğe tırmanabildiğinde, bir sürü insanın yaşantısı onun kararlarına bakarken bunları unutan ve hala kendi çıkarlarını düşünen insanlar…Olup bitene kızıp elindeki gücü, kime dokunacağını hesap etmeden savuran ve onunla, vuran, kıran, yıkan insanlar…Sonra bu insanlar yüzünden üzülen, kızan, isyan eden ve bilmeden onlar gibi olmaya başlayan insanlar…
Yemyeşil çimenler, masmavi denizler, rengarenk çiçekler, inanılmaz şekillerde ve renklerde canlılar barındıran, su istediğinde su, yiyecek istediğinde yiyecek veren,içinde rengarenk resimler yapabileceğimiz görüntüler ve içimizi ısıtan müzikler yapabileceğimiz sesler barındıran yeryüzü üzerinde YAŞAYAN insanlar…
↑
ÇIRPINMALAR
Eğer yağmurla buluşan bir yaprağı anlatıyorsa söylenilen şarkı, ya da küçücük hissediyorsa kendini aşkının yanında bir genç… Ve -haykırıyorsa hafif hafif- şarkısıyla, hepsi var olan her şeyin büyüklüğünü anlatmak için bir çırpınmadır.Çırpınmaların nedeni bilinmese bile...
↑
MUCİZE
Mucizeler…Yüzüne doğru hafifçe esen ya da yavaş yavaş yere düşen mucizeler... Doğduğun günden bu yana hepsine nasıl şaşırmıştın hatırlıyor musun? Her şeyi anlamak için ne kadar yorulmuştun? Ve nasıl mutluydun görmekten, duymaktan, hissetmekten? Sonra yine gördün ve “Ben bunu görmüştüm” dedin. Ve sonra “Ben bunu biliyorum” dedin. Sonra “fark etmemişim” dedin. Sonra görmedin…
↑
DEĞİŞİM
Değişiriz… Durmadan… Yaşadığımız, duyduğumuz, gördüğümüz her şey bizi, bilerek ya da bilmeden değiştirir.Ancak en önemlisi bilmeden bize olanlardır. Bunları anlatmak mümkün değil.Kimsenin buna ne gücü, ne de zekası yeter…
Peki ya hassas olmayı acizlik görmek, güçlü olmayı hükmetmek zannetmek, güzel şeyleri yalnızca maddede bulmak, öğrenip ayak uydurmayı büyümek sanmak…Oysa çocuk kalmayı, çocuk kadar saf(iyi kalpli) ve akıllı olmayı, bozulmamayı öğrenmek..Çok daha zor.Bazen uzak durmayı gerektirir çoğu şeyden…
Önemli olan içimizdeki ilk konuşan sesi dinleyip, kötüye kötü,yanlışa yanlış demek değil mi? Hani deniyor ya “her şey tersine döndü.İyi kötü oldu, kötü de iyi…” diye.
Tüm olanları kabullenmek...Kendi kendine savaş vermemek... Ne acı…
↑
YARIŞ
Bir kitabı bitirip bir kitaba başlamak gibi değil ki günlerimiz, aylarımız, yıllarımız... Öyle olamayacak kadar ciddi yaşamımız. Bir yarışın içinde en iyi, ortalarda, ya da sonuncu değiliz. Farklılıklarımız çok, ama bir elden çıkan, aynı şeyleriz... Çekişmelerin doğurduğu yalnızlıklar, tüm bu çirkinliklerin, kötülüklerin çocukları... Ve biz, nelerin peşinde koştuğumuzu durup uzunca bir düşünmeyi unutmuş, bu zavallı cahilce yarışa yazılmışız.
↑
YAŞAMAK BU DEĞİL
Bu değil… Ağızlardan akan şikâyetin iltihabını görmek değil yaşamak. Yaşamak… İnsanoğlunun marifetleri arasında gülümsemeyi başarmak… Güzelliğin fazlalığını fark etmek. Hiç kolay değil inan… Umutsuzluktan, bitkinlikten, acıdan sıyrılıp yaşadığından memnun olup ta yaşamak… Su için teşekkür etmek, uyuyabildiğin için, koklayabildiğin için, yaprağı görebildiğin için, ellerin için. Sevebildiğin için… Hiç değilse istersen bunu öğrenebileceğin için. Teşekkür edip gülümsemek, başarılacak bir şey olmasaydı bir anlamı olur muydu, nankörlüğümüz hala dururken? Bu yüzden, yine gülümsemeli bir çocuk görünce. Mutluluğunu görünce de teşekkür etmeli yaşadığımız için… Bir dosta göremediğini gösterip, anlamlandırmalı onun da hayatını… Herkes iyi ve güzeli biliyor da diğerlerini hatırlıyorsa sadece ben hatırlamalıyım, sonra başkası, başkası daha… Böylece güzelleşir belki rengimiz…
13.11.2008↑
SESSİZLİK
Konuşmalar...Sıradan gibi görünmeyen, içi duygu dolu konuşmalar bile herşeyi mahveder.Sanat bunun için var işte... Ama sanat bile sessizlik eşliğinde varlığını, bir de varlığının içindekileri hissetmenin yerini tutamaz.Bu yüzden sessizlik ayrı bir güzeldir.Ve gözlerini kapatmak...Duyduklarından ya da hiç duymadıklarından, gördüklerinden ya da hiç görmediklerinden istediğini seçip hissedebilmek için...
24.06.2010↑
FARKLAR ÜZERİNE
Neden gökyüzü bazen ses verir?
Neden yaprakları desenlidir bazı çiçeklerin?
Neden tavus kuşu daha renklidir güvercinden?
Neden mermer kalmamış olduğu gibi, değişmiş insanların elinde?
Neden su sesi başka, kuş sesi başka, atılan adımların sesleri başka duygular uyandırır?
Hepsi ses sonuçta...
Her gözün farkettiği başkadır çünkü...
Her gözün farkettiklerinde buldukları da...
Güzelliğin görülebilmesi için...Ve o güzellikte bulabilmek yüceliği...
Kimileri diyorum, kimse farklı değil zamanla aslında ama...
Kimileri için tavus kuşuna bile gerek yok,
Kimileri kör...
Kimileri için gök gürültüsüne bile gerek yok,
Kimileri sağır...
Kimileri için sofraya bile gerek yok,
Kimilerinin tadı yok...
Kimileri için sanata bile gerek yok,
Kimileri hem kör, hem sağır...
Ruhun yüceliği bulması için "güzel olduğu söylenenler" dışında ararsak güzelliği...
O zaman "herkes için güzel olanı" gördüğümüzde, yaşadığımız için herkesten çok mutlu olacağız...
29.06.2010↑
ÇELİŞKİLER
Zamanın, içindeyken farklı, geçmiş düşünüldüğünde farklı, gelecek düşünüldüğünde farklı algılanması, elbette beynin hangi kısmının ne derecede kullanıldığıyla ilgili. Bu şekilde bakıldığında zamanın göreceli olduğu ve bu göreceliliğin çelişkiler doğurduğu da bir gerçek… Kendinizin içinde bir başkası olabiliyorsanız, farklı gözlere sahip olabiliyorsanız çelişkileriniz de yanınızdadır ve zamanla birlikte onlar düşünsel anlamda sizi daima ileriye götürür. Farkındalığımızı yitirmeden düştüğümüz çelişkilerin ve başka başka düşünceleri kavramamızın sonunda, zaman bize göreceliliğini gösterir, vardığımız yerin daha da ilerisi olduğunu görürüz... Ki içimizde ve dışımızda var olanın yüceliğini daha iyi kavrayabilelim…
29.06.2010↑
UÇMAK
Uçmak istiyorsun biliyorum…
Ama önce sandalyenin bir bacağını kırıp atmalısın. Üç bacağıyla dengeni sağlayarak oturabilmen gerek. Dengede durayım derken kaç kez düşeceksin kimbilir… Dengeyi sağlamaya başladığında bacaklarının yorulduğunu farkedeceksin… Dayanamayıp bir daha düşeceksin. Bir daha, bir daha deneyeceksin… Sonra yanmaya başlayacak bacakların… Hissini kaybetmeye başlayacaksın… Şimdi bir bacağını da kır sandalyenin… Bu kez iki bacağı üzerinde oturabilmen gerekecek… Aynı şeyler olacak ve bacağın hissini biraz daha kaybedecek… Şimdi sandalyenin bir bacağını daha kırıp at. İşin daha da zorlaşacak… “Tek bacaklı sandalyede nasıl oturabilirim ki?” diyeceksin… Uçmadan önceki en önemli aşamaya geçeceksin… Düşeceğinden hiç bu kadar emin olmayacaksın çünkü… Uçmaya olan inancını kaybedeceksin… Emin olacaksın boş bir işe kalkıştığından… Bu haldeyken kırmalısın sandalyenin tek bacağını… Düşeceksin… Yapacak bir şeyin kalmayacak… Orada öylece kalacaksın… Geri dönüşün olmadığını anlayıp, etrafındaki kendine bakacaksın… Etrafında; dört bacağı üzerinde duran sandalye üzerinde oturanlar… Masaların üzerine oturanlar… Gözlerin yukarıya yönelecek yavaş yavaş… Dev dolapların üzerine çıkmış insanlar… Toprağın içinden sağlam temeller atıp evlerin içinde oturanlar göreceksin… Sonra gözlerini yukarıya kaldıracaksın… Binaların tepelerine oturmuş insanlar…
Kendine bakacaksın… Bacakların hissini kaybetmiş… Ağlayacaksın… İstediğin şeyin ne boş olduğunu düşüneceksin… Ağlayacaksın… Uzun bir zaman… Ağlayacaksın…
Ellerine bakacaksın sonra…
Ellerinden medet umacak, tutunacaksın… Başka sandalyelere… Olmayacak… Bulutları görmek isterken ne halde olduğuna bakıp, yine ağlayacaksın… Gözün, aradığının ne olduğu bilmeden hep etrafa bakıyor olacak…
Ve bir gün…
Bir tohum bulacaksın yerde öylece duran… Ekeceksin… Gözyaşlarınla sulayacaksın… Bütün duygularını yansıtacaksın ellerinle, gözlerinle… O yavaş yavaş büyüdükçe, kendini onun yaprakları üzerinde uzanmış bir halde bulacaksın… O büyüyecek, sen yumuşacık yapraklarında yükselecek… Yükselecek… Yükseleceksin… Evleri aşacaksın… Binaları… Dağları aşacaksın…
Sen insansın…
Kuş değil…
Bu yüzden…
Uçuşunun gökyüzünde, bu yumuşacık yapraklar üzerinde ve belki de kanatlar olmadan daha güzel olduğunu anlayacak, bu kez mutluluktan ağlayacaksın…
01.07.2010↑
YOL
Karanlıkta ilerleyebilmen için her adımını aydınlatacak ışığa muhtaçsın… Keşke yalnızca ışık yeterli olsa… Giderken sana engel olacak herşeyi hayatının tam ortasında bulmak istemiyorsan her çizgiye dikkat etmelisin… Çizgiler… Onlar senin sınırların… Sana yol gösteren ışıklara bak… Onlar yola çarptıkça başka bir ışık çıkar yolun çizgilerinden… Bu zinciridir aydınlanmanın...
Giderken hep karar vermek zorundasın… Ne tarafa döneceksin? Gideceğin yer mutlaka daha ilerisi olmayabilir çünkü… Dönüşün olmayacağını nereden bilebilirsinki?
Ve dikkatli gitmelisin… Islak… Kuru… Taşlı… Çamurlu… I
Islaktan zarar gelmez… Az önce yağan serinletici yağmur, yolculuğunda seni ferahlatacaktır… Yağmur, hayatında sana verilen hediyelerin… Yaşamda herkesin isteyebileceği türden hediyeler…
Kuru yoldan da zarar gelmez… Sessizce ve memnun yokluğun içinde ilerlemeye devam edersin… Ta ki sıkılana kadar… Sıkılmadan yolu takip edersen ilerlemeye devam edersin…
Taşlı yol zor tabi… O seni de başkalarını da yavaşlatmak için hazırlanmış ortamdır… Sendelemene neden olur… Gidişine engel olmasa da yolculuğunu zorlaştırır. Yavaşlamak zorunda kalırsın…
Çamurlu yol senin hayat yolunda girdiğin en zor yoldur… O yola giren saplanıp kalır…
Ve çamura neredeyse herkes saplanır… Çok az kişi hariç… Karanlıkta çamuru uzaktan farkedip dönenler… Dönenler saplanmadığından mutlaka ileriye doğru yönelmiştir. Diğerleri neden çamuru uzaktan farketmez?
Onlar kendilerini şimdiye kadar aştıkları yolun sevincine fazla kaptırmışlardır da ondan…
02.07.2010↑
UFKA BAKMAK
Ufka baktığında ne görüyorsun?
Bitiş mi? Başlangıç mı? Gökyüzü ve denizin bitişi mi? İkisinin de görmediğin yanının başlangıcı mı?
Önce bitiş çizgisi olduğunu düşün… Şimdiye kadar gördüğün kısmını da… Oraya gidemesen bile, gördüğün kısmını ve onun bitişini…
Şimdi de başlangıç çizgisi olduğunu… Hadi düşün… Nerelere varıyorsun? Neler çıkıyor karşına?
İki ihtimal var…
Hayal edemedin ve sorularınla başbaşa kaldın… Ya da hayalin güzel,rahatlatıcı,coşkulu,korkutucu,çirkin,huzursuz,sıkıcı şeylere çıktı…
Sorularla kalakalmak mı güzel?
Yoksa yaşamak mı?
Nilüfer Tunç
03.07.2010
YANSIMA
Dümdüz bir çizgiyi hareketlendirmek için o çizgiyi silmelisin…
Bunun için ellerine ihtiyacın var… Ve bir silgiye…
Dümdüz bir çizgiyi anımsatan yapıyı hareketlendirmek için yine ellerine ihtiyacın var… Ve onu kıracak, yamultacak bir çekice…
Farklı bir yöntem var…
Önce su bulmalısın… Doğanın içinde zaten var olan… Silgi gibi, çekiç gibi yapılmamış… Ve o suyu bolca döküp bir yerde biriktirmelisin…
Onun yansımasına bak… O zaman kırmadan,zarar vermeden, silmeden çizgiyi hareketlendirdiğini göreceksin…
Gerçekte bunun olmadığını düşünme… Ne görürsen gerçek odur…
Nilüfer Tunç
03.07.2010
GÜNLÜK
Bir ruh gezinip duruyor sanki. Nereye gitsem yanımda... Bir an gülümsediğimi fark edince diyorum ki; “Gerçek…” Ben ne yapsam gitmez şimdi. En azından ben çağırmadım onu... O yüzden içim rahat günlük…
...
Ağlıyorum günlük... Dünyanın üstüne çok gidiyorlar, hem de çok... Küçük çiçekleri sulamak için bile gücüm kalmamış sanki. Nerde ağaç dikmek... Her çirkinlikte kalemler kırılıyor, boyalar dökülüyor, sesler çığlığa dönüşüyor. Nereye baksam hüzün. Ağlıyorum günlük... Biliyorum bu da geçecek. Yaşayabilmek için planlanmış bir eylem olacak mutluluk. Çünkü dünya yine değişmeyecek.
...
Mutlu oldun mu çok fazla söylemeyeceksin, ortalıkta gezinmeyeceksin günlük. Batar bazen... Bir de arkasından ağlarsın ne bileyim sinirlenirsin, üzülürsün işte... Beyindeki hormonlarla ilgili. Sende beyin yoktu değil mi günlük? Ne güzel?
...
Benim elimde sadece tül var, kumaş yok. Ben zehirli yosunların kapladığı kayalıkları her gün bir tülle örtüyorum, tam; "Kapanmaya başladılar." diyorum, birileri gelip o tülleri kaldırıyor. İstemiyorum ben o zehirli yosunları... İstemiyorum gözlerim her gördüğünde ruhum zehirlensin. Uzun zaman önce yüzlerin rengi yeterince göründü zaten. Gereksiz bir daha gördüğümüz... Kurcalanmasın tüller, kumaş olsun, örtsün...
...
Azıcık kendime güvenmeye başladığımda, -ki bu çok geç oldu- işe yaradığımı anladım... Birileri için bir şeyler yapabiliyordum, onlardan beklemiyordum. "Ben" günlük... Ben diyebildiğim için...
Ne zor dedim...
Kendimi sevdiğim bir kaç an yakaladığımda, o anların en büyük hazinem olduğunu düşündüm... Başkalarını da sevebilmem için...
Ne zor yakaladım...
Bilmediler...
...
Yaratıcıyı sevdiğini söyleyip O'nu bile kullanabileceğini sananlar var günlük... Ya da tersini söyleyip... Onu araç ettiğini düşünenler kendilerini ve insanları kandırabilir sadece... O bütün bunları göremiyor mu sanıyorlar?
...
Fanusun dışına doğru azıcık uzatınca başımı, başladık yine günlük... Fanusumun karşı konulmaz çekimi devreye girdi. İçeri çekmesi yetmez... Bir de taklalar attırmalı, başı döndürmeli, saçmalatmalı... Her şey birbirine girsin diye dönüp duracak ve ben etrafımdaki herşeye yine berbat görünmeye başlayacağım. Ben göreceğim önce... Sonrası gelecek. Bütün kızgınlıklarımı, kırgınlıklarımı ortaya çıkarıp yüzüme yapıştıracağım, hak edenlere değil ve aynaya bakıp ağlayacağım.
...
Sadece korkmuşum günlük... İyiymişim aslında... İçimde sevgi var, eskisi kadar hem de ama… Dilime, yüzüme, ellerime de sürmüştüm, onlar silinmiş…
...
Bazı anlar var ki olduğum her yer ne çok anlam doluyor… Ama sonra… Aynı anlamı taşımıyor ne kadar uğraşsam…
Bazı yerler var ki her orada olduğum an anlam değiştiriyor… Unutuyorum orası neresi? Ama çok iyi biliyorum rengini... İçini...
Yerler mi, anlar mı önemli?
...
Sen hiç kendini kandıran bir insan gördün mü günlük…
Ben bugün gördüğümü sandım. Ama bir an için...
Kimse kendini kandıramaz. Sadece kandırıyormuş gibi yapar…
...
Yüreğime gömülüyor birşeyler... Bazen duramayıp konuşuyorum, "Ne kadarını konuşuyorum ki?" diye soruyorum... Öyle çoklar ki diğerlerini hatırlamıyorum bile... Hâlâ oturuyor yüreğe bir sürü şey... Bitmeyecek... Bu böyle gidecek...
Derim biraz daha kalın olsaydı da her iğneyi hissetmeseydim günlük...
Yoksa bu dünyadan değil miyim günlük?
...
Susarsın... Ağız, dil değil de... Bazen yalnız sesin tonu gibidir anlatan... Yüzün rengi... Gözün içi... Elin teri...
Öfkenin sesini, aklın bitiş çizgisini, aşkın tekrar işaretini...
...
Biraz un, biraz su... Biraz un, biraz su... Biraz daha un... Biraz daha su... "Olmuyor" dedi. "Kıvam tutmuyor" Biraz daha un, biraz daha su...
Büyüdükçe büyüyor... Zaman geçiyor... Doldukça doluyor... Kabını aşıyor... Taşıyor da taşıyor...
Ruhun yaşamdan taşması gibi...
...
Hadi şımaralım günlük... Koltuğun üzerindeki yastıkları havaya fırlatalım ve üzerlerine binip balkondan dışarıya çıkalım. Ellerimizi iki yana açalım ve tek ayak üzerinde duralım. Sonra takla ata ata aşağı düşelim ama yumuşacık olsun her yer... Zıplayalım. Hadi günlük şarkı söyleyelim ama en komik en basit en şımarık şarkı olsun, kahkahalar serpiştirip öyle söyleyelim. Pencerelerinden dalıp en güzel evlerin, mutfaktaki elmaları, tatlıları, börekleri çarşafa doldurup geçmişte yaşadığımız çocukluğa, gelecekte bekleyen ihtiyarlığa serpiştirelim. Hadi bütün güzel boyaları, bütün çalgıları onlara verelim. Dokunsunlar... Telleri bir ezgi çalsın kendiliğinden, kulaklar duyunca diller sussun, bedenler dinlesin. Ruhlar elveda desin en son hallerine... Yürüsün her biri gökyüzüne...
...
Yapmak isteyip de yapamadıklarım…
Bir kuşu izlemek… Su içtiğini gördüğüm andan itibaren peşine takılıp nereye gidiyorsa onunla birlikte oraya gitmek… Onu anlayarak o olabilmek… Belki bir gün boyunca… Belki birkaç gün… Bir çiçeği izlemek… Onu anlayarak o olabilmek… Belki bir yıl boyunca… Belki birkaç yıl…
Sorularıma cevap bulabilmek… Neden her şey bu kadar uyum içinde? Gözlerin gördüğü her şeyde bulunan perspektif ve matematik… Matematik ve müzik… Tamamlanma hisleri…. Benzerlikler… Seslerin aralıkları ile onların verdiği hislerin aralıklarında bulunan uyum…
Tamamlanma hisleri deyince...
Notalarda, şekillerde, sayılarda, olaylarda, hislerde, suyun akışında, rüzgârın esişinde, cümlelerde, kelimelerde, bedendeki harekette, düşünüşte, yaşayışta...
Tamamlanma isteği... Karar hissi... Bitiş isteği... Sona varma hissi... Sondan sonra da başlama isteği... Tamamlanma isteği...
Notalar karar istiyor. Şekiller bitiş noktası istiyor. Hayat sona doğru gidiyor. Ölüm bile sonrasında başka bir başlangıça çağırıyor. Herşey kural içeriyor. Akıl içeriyor. Gereklilik, sorumluluk içeriyor. Ciddiye alınmak istiyor herşey... Her şey anlaşılmak istiyor...
Tamamlanma... Bir...
Allah'a duyduğum aşk öyle büyüdü ki sonunda tuval, fırça ve boyaya kavuştum.
Daldım gittim. Bana verdiklerine baktım... Teşekkür ettim. Uyumunu, tamamlanma isteğini gördüm. Anlatma isteğini... Anladım... Anladığım kadarını...
Anlatamasam da...
...
Şimdiye dek her uçuşun sonu hızla aşağıya düşüş ve can acısı oldu. Kalpte gerçekten hissedilen bir acı...
Şimdi diliyorum düşüşler inişe dönsün. Acısız... Sevinci, coşkuyu doyasıya yaşayıp, duyuları özgürleştirebilmeli... Korkmadan... İnişler olmalı elbette. İnişler olmadan uçuşların tadı olmaz ki...
Her coşku, günleri geriye sarıyor sanki… Beden gençleşiyor… Yaşlanmıyor mu? Yaşlanıyor ama hayat hep eşsiz güzellikte bakan gözlerle geçmiyor ki… Evet… Olması gerekenden daha az yaşlanıyor beden…
...
Hadi günlük gençleşmeye devam edelim. Hadi neyse derdimiz bittiği için kutlama yapalım. Sonra gelen derdi törenle karşılayalım. Sonra da “İşte bir sınav daha!” deyip bütün kalkanları takınalım. Düşünelim… Düşünelim… Yardım isteyelim tek sığınabileceğimiz yerden… Tam da yanımızda, içimizde beklediğini bilip… Yardım, ama bizim nasıl olduğunu bilmediğimiz bir yardım… Bitecek deyip inanalım… Her hareket, her söz, her adımda fazla düşünelim. Ruh ve diğer ruhlar için en doğrusunun ne olduğuna karar verelim. Sonrasında da deneyimleri doğru değerlendirdiğimize bakıp büyüyerek gençleşmenin tadına varalım… Yapılacak en son ve büyük kutlamalarımız ise fedakârlıklarımız olsun…
...
Ne güzel boya oldu ellerim... Masmavi oldular bugün... Yeşile kavuşmak için buluştuğum mavilerden... O dedi yeşilin geleceğini... Geldi yeşil, geldi çizgiler, geldi kıvrımlar, geldi gölgeler, ışıklar, parlaklık, ruh, hem de ikiyken bir olmuş bir ruh... Gerçek bir dağ geldi, sonra gerçek bir (ben)ruh geldi ve ben onu gördüm bugün... Tuvalin üzerinde geziniyordu. Günlük, bu aralar tuvale anlatıyorum kafamdakileri... Hayırsızım biliyorsun... Vefasız. Ama bu vefasızlık isteyerek olmuyor. Kafa dağınık... Kafa meşgul... Sanki aynı şeye çıkıyor düşünceler ama dağınık işte... Sen çağır, ben gelir dertleşirim yine... Temizleyelim sayfalarını diye...
...
Çok sevdiğim hüzünlü bir müzik var... Bugün içine daha çok hüzün doldurmuşlar benden habersiz. Sanırım bugün resim yaparken camın önüne gelen o siyahlı beyazlı morlu kuş yaptı bunu. Bir günde yine bin tane şey yaptım günlük... Durmadım hiç. İçimde topaklanan mutlu hüzünlerin işi bu...
Mutlu hüzün... Evet günlük öyle...
...
Evrene n'oluyor böyle anlamadım...Plan kurmuş yollar çiziyor...
Silemiyorum ama izlemiyorum da... Güldürüyor hafiften beni bu evren... Bir ben anlarım... Bir ben...
...
Ah be günlük... Ne var yine... Ne... Ne...
Anlat diyorsun bana... Her şeyin içi nasıl dolu bilmiyorsun. Her şey ne çok şey anlatıyor... Dinlediğim için biliyorum. Ama kulaklarımı tıkasam gözlerim durmuyor... Gözlerimi yumsam ellerimde ışıklar doğuyor... Biliyorum sebebini... Biliyorum susuyorum.
Artık susuyorum...
...
Ellerden doğan her ışık ne de iyi niyetli...
Gelişleri hep bir gülümseme için... Tanımlanmayı bekleyen duygular için...
Sonrasında neden yok oluyor ışıklar? Yine iyi niyetle... Yine bir gülümseme için... Huzurun gülümsemesi... Yine tanımlanmayı bekleyen duygular için...
...
Ben gideyim, sen peşimden gel...
Sen git, ben peşinden geleyim...
Sakın dönmesin ruhlarımız birbirine...
Birden gök gürlemesin...
Ve ardından şiddetli bir yağmur herşeyi silip süpürmesin...
...
Çıkarılıp çıkarılıp dökülen fazlalıklar... Her biri hem gerçek, hem hayal benim bildiğim bu.
Ellerine düşüyorum her konuştuğunda... Ve çoğalıyorum her ellerine düştüğümde...
Ellerine düşüyorum her esişinde... Ve dağılıyorum her ellerine düştüğümde...
Ellerine düşüyorum her susuşunda... Ve ufalanıyorum her ellerine düştüğümde...
Hepsi yalan...
Hepsi hayal...
Hepsi gerçek...
Al günlük...
İşte istediğin gibi...
Karmakarışık...
...
Nerede dursam, nereden baksam etrafın acısı belli oluyor, içime doluyordu… Anlamak için düşünmeye gerek yoktu, çocuk olmak yetiyordu. Acıları doluyordum… Yaş olup akıyordum… Akamayınca çürüyordum… Çürüyor, acıya dayanamıyordum… Düşe sarılıp unutuyordum yeni dünyalarda kendimi… Bu kadarı fazla anlıyor musun günlük… Bu kadarı öldürüyordu. Aynısının sevinci vardı bir de… Aynısıydı, tatlısının acısı yakındı çünkü… Normali istiyordum günlük... Bu yüzden bütün çabalarım… Kendimin iplerini bırakmama saplantım.
...
Kendini dinlemeyince kim bilir neler olur ama günlük… Sana olan değişikliklerin farkına varmazsın. Dinlemeye devam et… Bu kadarının fazla olduğunu düşünebilirsin. Değil… Öyle kal günlük. Olduğun gibi… Garip… Aşırı ayrıntıcı… Abartıcı… Öyle kal. Her şeyin inadına…
...
Dinlemeyi bıraktığım anda ben de olup bitenlerin bir parçası olacakmışım gibi geliyor. Sanırım üzüntülerim katlanıp beni ezmeye başladığı bir zamanda, kendi müziğim oldum. İçimi rahatlatan küçük bir inat bu müzik...
...
Sus… Tamam susma… Ne de güzel diyorsun günlük… Yakamdan tutup kendine çekip yüzüme bakıp kendimi gösteriyorsun. Aklımı deşiyorsun. Boş ver beni… Boş ver bırak… Dilimin ucunda gözlerini açıyorsun, onun dışında hep uyuyorsun... Dilimin ucunda gözlerini açıyor, kendini aşağıya atmıyorsun. Kollarını açıp bekliyorsun… Bekliyorsun… Bana ne çok şey öğretiyorsun...
...
Ters mi döndüm ne? Yok yok… Hep uç düşünüyorsun günlük… Ama temkinli olma zamanı böyle zamanlar... Güneş çıkıyor çünkü dünya dönüyor… Haberimiz olmadan bize bir şeyler oluyor… Çok kötü bir şey yok… Ama değişiklikler var bende ayak uyduramadığım… Günlük… Bıktım bunlardan… Ama hayatım bu işte… Alın yazısı mevsim değişince belirginleşiyor ve okunuyor.
...
Geldim bak… Burdayım günlük… Yine yüzleşmeye hazır… Düşünüyorum da, deli olmak yürek ister günlük... Korkusuzca yüzleşmek ister her an her şeyle… Kolay mı sanıyorsun sen? Göz göre göre hem yüzleşir, hem susmaz dilin, yüzleştirirsin… Sonra bu yüzleşmelerin bir saniyesine tahammül edemez deli der kurtulurlar. Delilik zordur. Bu kadar yükün altında nasıl duruyor der gibi bakarlar bazı aklı erenler… Azıcık anlarlar...
Hadi deli olalım günlük... Zor biliyorum ama içimizde var... Bir de, öyle normal olacağımıza böyle deli olalım günlük... İyidir...
...
Hesabını sormadığım tüm kırgınlıklar, haksızlıklar duruyor öylece…
Keşke eskisi kadar unutkan olabilseydim… Öyleydim… Dökülmeden önce…
Yavaş yavaş oldu, ne zaman oldu farketmedim. Ne veriyorsam onu bekliyorum sadece… Ruhuma dokunulmamasını…
...
Doğa afalladığında bize bir şeyler olmuyor mu?
Yaratıcı çok emin her zerreden evet ama… Bir şeyler demek istiyor gibi... Meleklerin kocaman kanatları havaya dokunduğunda çiçek açtıkça, yeşil çoğaldıkça, ısındıkça eller, ruha dokunuyorlar sanki aynı anda… Yaratıcı, yine ressamlığına mutlu renkler çağırmaya başladı, gerçek müzisyenlerinin cıvıltıları daha bir duyulmaya başladı, sonra değişti eskisi gibi hüzünlendi ortalık, sonra tekrar coştu çiçek ve ruhuma bir şeyler oldu günlük… Bilmiyorum… Bilmek istiyorum… Sonrasında öğrenmek için tüm ömrümü ip üstünde geçiriyorum…
...
Sus be canım… Bir sus… Hep konuşuyorsun hep konuşuyorsun günlük…
Her noktanda binbir cümle gizli… Canımı(a) okuyorsun…
Alın yazımı okuyamıyorsun ama naber? Kendi dilini bulmuşsun, bir de bana da öğretmeye kalkışıyorsun…
Bıktım bu pratik zekândan… Seni mutlu etmek benim görevim sanıyorsun… Tamam... Şımarayım da nefret et benden…
Kafam kainat güzeli… Bu gece yazdıklarımı unutmayacaksın çünkü elleriminin ipi kopmak üzere… Tamam sustum… Konuşmayayım da ikimiz de rahat edelim…
...
Ne güzel bir gündü... Güneşle sarılıp hasret giderdik... Çimenlerin nemi üzerime sindi...
Denizleydim ama yine öyle büyük, öyle dolu, öyle güzeldi ki aklım yine yetmedi onu anlamaya... Baharı da doya doya yaşamak zor... Doyulmuyor... Çıkıp gezmek, koklamak, bakmak, düşünmek yetmiyor, yetmiyor...
Üstüne üstlük yunuslar çok yakından geçti günlük... Koştum daha yakından görmek için, yetişemedim... Ben kıyıya geldiğimde onlar gitmişti...
Sonra her dalgada onları gördüm sanki...
Bugün sevdiklerimle gülüştük, eğlendik... Ne güzel bir gündü...
...
Bir resim üzerinde uğraşıyorum bir zamandır... Habire bir şeyler gelip yerleşiyor resme... Ne arada yer buluyorlar bilmiyorum. Ben dalınca resmin içine saatlerce, yavaş yavaş kendini çizdiriyor bir şeyler... Geçmişten, bugünden, gelecekten geliyorlar... İyi işte günlük... Çıkıyorlar beynimden... İyi değil mi? Bir de güzelleşiyorlar sanki hep... Üzerinde saatlerce konuşsak, benim bile çok azını anlayabileceğim şeyler... Bu resmi sevdim günlük. Daha bitmedi ama sevdim. Hatta seviyorum kelimesi ne uygun... Seviyorum... Şimdi... Tam da resim oluşurken... Neyse günlük dalmayalım fazla... Kendini söyletmesin çözümlenmesi zor bir şeyler...
...
Amaan günlük... Boşvereceksin herşeyi... O'na bırakacaksın...
...
Sevgili günlük, boyarken, yine dalacağım resmin içine, çıkmayacağım...
Gücenmesin o kirler...
Ben o kirler değilim...
Ve olmayacağım...
Seviyorum seni günlük, yazmaya başlarken neyin yazmaya değer olduğunu düşündürüyorsun,
sonra da eliyorum hayatın saçmalıklarını bir bir...
Bakıyorum o kötülükler, zavallılık, küçüklük olmuş...
Bana güzel bir göz takıyorsun, güçlü, akıllı... Ve güzel söz söyletiyorsun kimi zaman...
...
Tesellilerinin etkisi geçici değil senin günlük... Bak bugün de güçlüyüm... Öyle olacağım...
Bir nokta yazsam, yetecek yine...
...
Mutlu mu ettim yoksa günlük? Evet… Sen de beni…
“Hadi dertleşelim” diyeceğim, o şeyler hiç var olmamalılar… İşte ondan, yoklar…
“Hadi paylaşalım” diyeceğim, o zaman paylaşalım… Bugün bembeyaz bir kurt köpeğiyle arkadaş oldum. Bembeyazdı evet… Sevdim, konuştuk… Kirpikleri bile beyazdı günlük, yumuşacık tüyleri vardı...
Bir mağazadaki piyanoda takıldım biraz, kafamı çevirdim, birini gördüm sandım… Gittim baktım, kimse yokmuş… :)
Yine güzel bir gündü günlük…
Mutluyum… Şükürler olsun ki mutluyum… Kimsenin mutsuzluğunu istemedim… Belki de bu yüzden mutluyum…
...
Bu nasıl bir dalga… Küçücük… Ne narin… Dokunulmak için çağırıyor her kıpırdanışı…
Bu nasıl bir gri… Nasıl bir mavi… Nasıl bir karışım… Dokunulduğunda saran bir dünya… Derinleri korkulu… Derinleri rengarenk, dupduru… Gizem dolu… İçine aldığında kendine aşık eden garip dünya… Denizler… Korkularım… Aşkım… Sevdiğim… Her sevdiğimi içinde taşıyanım… Hem yağmurumu…
Bu gece garip bir gece… Deniz çağırıyor… Sevgiler içime sızıyor… Kelimelerimin aklı başında değil yine… Ya da her zamankinden de kontrolsüz ve içten… Bilmiyorum…
George Winston’un “Rain”i ve ben…
Ne yaptın be adam, böyle müzik yapılır mı?
İçimi okudun… Her notanda yarama dokundun… Bak… Takıldım kaldım… Yine…
Yüzelim hadi… Bir yunus arkadaşım olsun… Hadi n’olur… Bu olsun…
Düşsün mü yine bir damla? Düşsün… Düşsün… Düşsün… Düşsün… Düşsün…
Düşlerde resimler… Düşlerde renkler… Boyalar ellerime sürünsün… Yağlı boyalar… Ellerimi sevsin, ellerim de onları sevsin… Sonra aşkları tuvale düşsün…
Resimler, notalar, dualar, dokunuşlar, aşk… Benim sırdaşlarım…
...
Sevgili günlük... Herşeyi üzerine alınmasan... Alınması gerekenler hiç alınıyor mu?
Bugün günlük, bir dünya silindi... Evet içime bir yas düştü... Gitmez sanırım...
...
Bu kadarı beni aşar günlük...
Ben ise hesabımı daha başka bir yere veriyorum...
...
Bir o diyardan, bir bu diyardan,
daha bilmediğim ve anlamak için ölümü beklediğim diyarlardan,
işten, güçten, akıldan, ruhtan, doğrudan, yanlıştan, basitlerden, zordan,
ciddiyetin içindeki şakadan, şakanın içindeki ciddiyetten,
sevgiden, aşktan, beyazdan, griden, karadan söz ediyorum sana günlük...
Hem de bir tek benim anlayacağım bir dilden...
Sonra görüşürüz...
(Beyaz bir atı sevdim bu gece düşümde...)
...
Sadece ışığın yansımasıyla var ise renk... Ve bu, karanlık içinde karadan başka renk yok demekse...
Sadece kalp inanıyorsa var aşk... Ve bu, en büyük ışığın üzerimizde sonsuz kez yansıması demek...
...
Dalgın...
Vapurun peşindeki martı,
Sen vapura yetişeyim derken
Ben sana bakıyorum.
Yanım karşıda...
Dalgalar döküldükçe içime
Ben sadece nefes alıp veriyorum...
Karşı yanımda...
Yaşıyorum...
Biraz(!) farklı...
Ve biraz dalgın...
...
Kuytuda yeşil bir gün...
Yüzüm asıktı biliyorum
Farkındaydım
Yapacak bir şeyim yoktu...
Delirmek için hazırlanmıştı herşey sanki
Evrenin zorlu sınavı için...
Çay,
Kahve,
Koyu,
Yeşil,
Yaprak,
Kuş...
...
Baharın yanlış anlaşılma oyunu
Mevsim dönünce
Aklıma geleni söyledikçe
Gözüme düşeni resmedince
Gönlüme düşen her hayalin şekli
İyiliğin gücüyle değişince
Sözlerimden neler çıkartılır ne hainlikler...
Gözlerimden neler çıkartılır ne hainlikler...
Gel de inandıralım hadi herkesi masum olduğuma...
Ama gerçekten masumum... Sadece bahar sarhoşuyum...
...
Şarkıların ne anlattığının bu kadar içime doğması tesadüf mü? Bir şeyin çok şeye eş olması... "Tesadüf diye bir şey yok" daha net anlatılıyor kimimize... Karışığım... Zorlanıyorum... Zorlanıyorum... Ama biliyorum üstesinden geleceğim... Üstesinden geleceğim bu şey, bu şeyler, tüm olanlar, gözüme, kulağıma, içime doğanlar, karşıma geçip oturan hayalet... Ben miyim?
...
Durmam gereken yerde
Çoktan sürüklenmeye başlamış olsam da
Duracağım...
Yoksa
Aklımı kaçıracağım.
...
X
Ruhumu aldı götürdü yanına
Bir kuş...
Gözlerim bakıyor
Karşımda olmayanlara...
Kulaklarım dinliyor
Uzaktan doğanları...
Takip ediyorum sanırım...
O da beni...
Konuşuyoruz,
Buluşmadan...
...
Taş(la)ma...
Taşkınlıklarım kurtarıcı
Özlerinde korkunç acılar gizli...
Çaresiz bırakan, güçlü iticiği...
Yapamadıklarımı yaptıran...
Güçlü kılan...
Acıtan taşmalarım...
...
Bilinmez...
Gelin bir de bana sorun...
Fırtınalarımı...
Kocaman bir kaç dünyanın içinde
Nefes alıp vermeye çalışıyorum...
Neler başarıyorum bilinmez...
Bazen içinizdekiler nasıl büyüyor tahmin ediyorum
Benim daha fazla bundan eminim...
Kimi zaman korkunç büyüklükte ruhum
Yaygın...
Her yere uzanabiliyor sanki..
Kimi zaman kaybolacak kadar küçük,
Ve aciz...
Yalnız...
Ne kadar susması gerektiğini bilmesine rağmen
Ellerim durmuyor...
Dilim şarkılar söylüyor hep...
Bu ne? diyorum "Bu ne? Ne bu?"
Bu...
Ne...
Ne..
Bu...
...
Kim?
"Kim anlar seni..."
Demeyin bana...
Demeyin...
Bir Allah...
...
Deforme...
İçimde öyle güçlüydüler ki,
Önce biraz bozdum şekillerini,
Daha önce görmediğim
Herkesin imrendiği
Figürler koydum yanlarına,
Nefret oldular...
Nasıl olur ki diye düşündüm...
Nefret oldular...
İyilik için sanırım...
Nefret oldular...
Kendimle gurur duydum...
...
Ellerimizle...
Hadi gerçek-çi olalım...
Aklımızı alalım
Elimize...
Elimizde olsun...
Sadece başaralım
Çok şeyi aynı anda...
Çok fazla...
"Bunun için..." diyelim...
"Her şeyin sebebi budur belki de..."
Ve büyük sınavlardan geçerek
O'nu ve aşkını anlatalım herkese...
Konuşmadan ellerimizle...
...
Doğu(Ölü)m
Ölüyorum...
Her doğum günümde böyle...
Dönüp bakıyor ruhum geriye
Ve uyuyamıyor gecesinde...
Çok tatlı ve çok acıları bitişik
Bu ünlem dolu hayatın
Aynı saatinde uyanıyor gençliğim
Geçmişimle...
Daha fazla teslim olmamalı...
"Tadı başka..." diyen
Kulağımın duyduğu sesin içinde
Başka bir ses
Ruhumun duyduğu...
Ne kadar güzel...
Ne kadar net...
Girdabından kurtulunca
Cennete çağıran...
Ac(tatl)ı ses...
Tatl(ac)ı ses...
...
Çırpınışlar...
Bugün...
Kuşlar
Bırakmadılar yakamı
Üzerindeydi şirinlikleri
Müziğime uyan dansları...
Gözlerimden dökülecekti
Kıpırdanışları...
Çırpınışları...
Ve döktü etrafımdan kalabalığı
Uzakta bir yerlerde bir çay bahçesinin
Geçmişime bürünen çay bardağı...
Üzdüm...
Geçiciydi...
Üzüldüm...
Geçiciydi...
...
Yemin
Düş dünyasını sildi
İyi niyetli güzel yüzlü hayalet...
Başka alemler belirmişti, kayboldu
Beyaz ve parlaktılar...
Tanışığız biz...
İkimiz...
Kendimizle biz...
Konuşmuşluğumuz var harfsiz...
Çağırmışlığım...
Yollara yollamışlığım
Sustur(ul)muşluğum...
Sıralanmışlığımız...
Cevabı hem sonsuz
Hem olmaz sorularımız...
Tutamamaktan korkup
Yemin etmeyi istememekti
Upuzun ömrümüzde bizim
En büyük günahımız...
...
Ünlem yazdım bir sürü,
Sildim...
Bir daha yazdım,
Daha çok...
Daha...
Sildim...
Yetmedi ki...
Yetmezdi ki..
...
Yalnızlığı çağırdım
Ama...
İçinde maviler olanı...
Alma mavilerimi...
Yapma...
Alma mavilerimi..
...
Dua, yazının kalemi...
Teslim olacaksın O'na...
Sadece ondan isteyeceksin...
Doğrunun ne olduğunu bilenden...
Mutluluğun gerçek anlamını...
Elinde olanlara bakıp
Herşeyi ellerinden bilmeyeceksin
O'nun ellerinde küçülmeyi isteyeceksin önce,
Sonra,
Bekleyeceksin...
Bekleyeceksin...
...
Tuz gibisin be günlük... Hem içimde mevcutsun, hem tadına doyum yok...
Yazdıkça yazasım geliyor... Yazdıkça açıp yapraklarını... Yazdıkça içine dökülüyorum...
...
Tutuş...
Olmaz...
Gidilmez...
Bildiğimi bilirim...
İnandığıma inanırım...
Ne derse desin dilim
Yitmesin diye sevinçlerim
Söyler de tuttururum
Tutsun diye kelimeler ellerimi,
Renkler...
Sesler...
Bağlasalar da dillerimi...
Söyler de tuttururum
Tutuştururum
Sönmesin diye
Çocuk gözlerimizi...
Söylerim
Tutar
İnanırım...
...
İşte...
İşte çıkmaz bu…
Bütün kelimelerin intiharı…
Yalnızlığın ciğerden çıkıp çıkıp
Boğazda patladığı an…
Ve yarım olmak…
Hüzün…
Denizin arkadaşlığıyla olduğunda
Tuttuğu halde
Cevapsız kalan büyü…
Bıçak…
Ateş…
Herşey gibi…
Mavi bakınca mavi,
Siyah bakınca siyah…
Bugün her adımı isyankâr, şikâyetçi
Başımda dolaşan güzel bulutun...
Düşen yağmurunda
Sonsuz kez çırpınıyorum
Boğulamıyorum…
...
Hak...
Yaşamak güzel şey…
Havayı soluyabilmek…
Huzur içinde…
Huzur vererek…
Sakince yürüyebilmek…
Dengeli…
Hayatın hakkını vermek…
Hak vermek,
Hakkını da isteyebilmek
...
Öyle düşündüm ki
Aklım gitti sandım
Öyle inandım ki
Yaşamım bitti sandım
...
NET
Bir susku yüzündendi
Kabullenişim
Farkettiğinde ellerim
Güneş yüzünü odama tattırdı
Gitti…
Bu başka başlangıç…
“Denge” dedi ama elim, dilim
Daha yeni diyebildi beynim…
İnkâr yok
Kabullenme yok
Soru çok
Cevap yok
Denge bu…
Bu kadar basit…
Denge,
Askı…
...
Habersizce geldin güneş... Ama benim değilsin daha... İçime karanlık düştü ya geçen gün... Gözlerime de yapışıp kaldı. Aynaya bakınca korkuyorum onların karamsarlığından... Nasıl sızmaya başlayacak ışığın güneş? Ne zaman? Bir de ne zaman değişecek bakışım? Bu akşam mı? Hep olduğu gibi bir an gelecek ve ben şu anı unutup çok mu mutlu olacağım? Tıpkı önceleri olduğu gibi... Bir öyle... Bir böyle... Bir gökte... Bir gömülü... Duygularının mantığına vurduğu darbeleri, hemen ardından da mantığının duygularına vurduğu darbeleri seyreden...
...
Artık ne yapsam itiraf gibi... Ellerimin her yazdığı, çizdiği, söylediğim daha doğrusu söyleyeceğim her şey itirafmış gibi... Neyin itirafı biliyor musun günlük? Etrafımda oluşan duvarın her tuğlasını koyan benim… Ondan nefret eden de… Onu seven de… Bu duvar beni mahvediyor günlük… Duvara bakıyorum ve duvarda yontulmuş umutsuz kendimi görüyorum… Alanımda kuşlar uçuruyorum, ellerimi uzatıyorum göğe, yağmur dökülüyor, karlar ellerimde eriyor, kuru, kızıl yapraklar düşüyor, bazen parçalanıyorlar ellerimde, bazen koruyorum onları… Bulutları izliyorum, renklerini… Onlar değiştikçe ruhum değişiyor… Bak günlük… Bak… Ellerimden her dökülen deliliğimin itirafı… Gerçeğimin sıradanlığı, ruhumun sıra dışılığı ile kavga ediyor...
...
Günlük, nasıl döküldüm biliyor musun? Tanıdık notaları ziyaret ettim, beni nasıl misafir ettiler bilemezsin... Hasret giderdim günlük...
...
Güncem, acımın nereden başladığını, nereye ulaşacağını hiçbir zaman kestiremedim... Acı evet... Bağımlılık yapan bir acı... Açan, genişleten, çoğaltan, güzelleştiren bir acı... İçimde kurtulmak istediklerimle, istemediklerim, hepsi aynı şeyler...
...
Göğsümün orta yerinden rengarenk çiçekler çıkıyor dallarıyla günlük... Her yanı sarıyor... Ne şanslıyım... Hep yerimde sayıyorum, hep aynı yaştayım. Denedim başka türlü olamıyorum günlük... Böyleyim ne yapayım...
...
Anlat deme güncem... Çünkü, şimdi anlattıklarımı sonra duyduğumda nasıl karşılayacağımdan şüpheliyim.
Bilmediklerime biraz takıldım, iç müziğimi dinginleştirecek, ya da coşkulu devam ederken onu daha bir delirtecek...
...
Kaç tane birden var benden... Hep yanlış tanıyorlar, yoksa doğru mu? Hangi halim gerçek?
Yoksa daha bırakmadım mı gökyüzüne gerçek halimi? Buralara ait değilim... Başka yerlere gitmeliyim...
Bugün beni dinlemiyorsun günlük, sen de onca anlam yüklediğim noktalarımı yerden yere vuruyorsun, fırsat bulsan öldüreceksin ellerimi... Tüm dünya senin olsun istiyorsun... Ama senin de, benim de... Anlayamadın... Dünyanın tamamı birden senin, tamamı birden benim... Bölüşemezsin... Gözlerini kapatırsın, istersin, açarsın senindir...
Başladım yine günlük... Yine başladım... İçimdeki ruh uyandı, oynuyor, zıplıyor, ağlıyor, ne zaman uyuyacak bilemem...
...
Kelimelerimin anlamı değişti... Ne dediğimin farkında olmuyorum içimdeki bahar müziğinden...
Bir an oldu ki, öyle bir an oldu ki, öyle anladın ki beni güncem...
...
İçimdeki su taştı... Susmalı ruhum...
Duygularımın şekillenişi hep bir an içindi... Bir an... Bir an... Bir an... Bir an...
Varsın bozulsunlar demeyi çok isterdim günlük... Ama öyle değerliler ki... Öyle güzeller... Öyle narin... Öyle güçlü... Öyle eşsiz... Bilseydin günlük... Boşver günlük...
...
Yavaş yavaş şekillendiğini sandım resmin... Daha tuvalinin beyazı sürülmüştü... Üzerine boyalar serpiştirecektim... Fırçam oyunlar oynayacaktı... Gün gelecekti, şaşıracaktım bazılarını ben yapmadım diyerek... Kuruyup boyanacak, tekrar kuruyup tekrar boyanacaktı... Her kuruduğunda benim için değeri artacaktı... Ama yanlış zamanda sürüldü tuvalin beyazı...
Yaşamaya başladım günlük... Şimdi gerçekten yaşıyorum sanki... Yapayalnız...
Gözlerim kaldırımları ne zaman terkedecek? Üzgünüm bu olduğum için günlük... Sadece etrafına tuğlalar ördüğünde gökyüzünü görebilen olduğum için...
Bana en iyi gelenle bana en kötü gelenin aynı şey olması ne garip günlük? Bu kadar anlam yükleyebilmelerim... Bu denli korkutucu olabilmelerim...
Hâlâ kuşlar güzel günlük... Hâlâ güzel gökyüzü ve yapraklar... Hâlâ yağmur yağıyor... Ama uçurumlar...
...
Sanırım sadece kendime anlamlar yüklüyorum... Ve bana anlam yükleyen yalnızca benim...
Başkaları tarafından yüklendiğini düşündüğüm anlamlar, sandıklarımdan çok daha küçükler...
Bir pırıltı olmak istiyorum her kadın gibi... Bir çiçek... Bir değer olmak istiyorum...
Kalabalık yalnızlığımın içinde çok tatlı, huzurlu bir oyunda başrolü oynamak istiyorum...
Bulutların arasındaki bir renkte görünebilmek istiyorum... Basit sohbetlerin içinde değil...
Düşlerde hep yeşillikler arasında olmak... Hayallerde hep zarif kumaşların arasında...
Doğal toprağın filizlenen tohumu olmak...
Evet günlük... Kocaman bir boşluk var kabul ediyorum... Tüm bu saydıklarımın boşluğu...
Ve bu korkutucu boşluğun yanından geçerken dönüp bakabilecek kadar yürek istiyorum...
...
Sen günlük... Anın içinde herşeyin ne kadar gerçek olduğunu sen biliyorsun... Düşüncelerimle boğuşurken herşey çabucak nasıl şekil değiştiriyor sen biliyorsun... Duygularımı ne çok sevdiğimi sen biliyorsun...
Ya en acısına da en tatlısına da hazırım diyerek çıkarsın yola, dopdolu, derinlerinden korkmadan yaşarsın, ya da üzülmemek için temkinli gidersin hiç bir şeye bulaşmadan, yaşadığını bile hissetmeden, yaşarsın, nefes alıp verdiğini hissetmeden...
Ben ne istediğimi biliyorum günlük...
Bu kısacık hayatta duyguları harekete geçiren herşeyin değerini de biliyorum. Bu kısacık hayatı uzatanın da onlar olduğunu biliyorum.
...
Pencere çağırdı, uğradım, kuş geldi... "Bak buradayım... Hâlâ seninleyim..."
Yavaşlamalıyım günlük...
...
Biliyorum güncem ben ne olduğumu... Nasıl göründüğümü, ne kadar eksiğim, ne kadar fazlam olduğunu... Ne kadar boşlukta, ne kadar yaşama, ne kadar ölüme yakın olduğumu... Biliyorum da... Her halimle memnunken kendimden, şimdi neden nefret ediyorum hem kendimden, hem senden?
...
Kulağımdan süzülüp ruhuma, her notasında başka alev, başka serinlik, başka dokunuş, başka hayal, güç, değer bulduğum şarkılar... Onlarla olmak ne güzel...
...
Dünyamı yadırgama günlük... Merak etme ben herşeyi anladım... Varsaydıklarımın farkına vardım... Susacağımı biliyorsun... Susturduğunu bildiğin için...
Üzerimde ağırlığın yok... Bunun adı bu değil... Bunun bir adı yok... Bir ad ne kadar çok şey sığdırabilir ki? Bu yüzden bunun adı hiç bir zaman olmayacak...
"Hiç bir zaman."
...
Ne yapıyorsun günlük aynaya bak... Ne sanıyorsun hayatı? İzin bulamazsın çocuklaşmak için... Kendinden bile bulamazsın...
...
Yufka yürekliyim günlük... Sen? Bunu bir düşün...
Safım, duramam, kıyamam, çocuğum, hata yaparım, oyun bilmem...
Çok kırıldığım vakitse o yumuşak kalbi tanıyamazsın...
Gözlerimi kapattığımda neler düşündüğümü bilseydin...
Onlardan düşen damlalarda neler saklı bilseydin...
Kendimi bir an ne kadar sevdirip, düşüncelere boğulduğumda kendimden ne kadar nefret ettirdiğini bilseydin...
Hiçbir zaman bilmeyeceksin...
"Hiçbir zaman."
...
Akşamüzeri ne güzel değil mi günlük?
...
İçime işleyen mavilik yok olacak bu gidişle... Ama o maviyi her hatırladığımda, silinmeyecek diye çok korkuyorum... Silinmeli günlük... Silinmeli ki bana verdiği acı da silinsin... Her yüreğime sürdüğümde içimde büyüyen tutkusu, saflığı, var olan gücümü bitirmesin... Silinmeli günlük... Ya her yanımı kaplamalı, ya silinip gitmeli...
...
Yağmur kokuyordum günlük... Yağmur kokuyordum... Yağmuru içime doldurmuştum... Maviler koyulaşmıştı ama olsun hâlâ maviydiler... İçim sabırsızlandı ne de olsa yağmur dolmuştum... Yine çocuk olmuştum... İsyankâr çocuk..
...
Silinsin dedikçe her yanım mavi oldu... Ellerinden çekip alan ne? Beni ellerine düşüren bir yandan çekiştiren ne? Hayat oyun oynuyor günlük... Ama ben oyun bilmem...
...
Kollarını aç... Ben açtım... Ama yüzüm sana dönük değil... Uçma zamanı ne zaman? Dur... Hemen kızma. Ben çocuğum unuttun mu? Yalnız kalmış içi rengarenk çocuğum... Senin içindeki çocuğu saklamayı başaran o emin haline hayran bir çocuğum... Ama ben o harika gülüşü gördüm... Çok az kişinin bildiği... Ben o çizgilerde yüzdüm... Şimdi neden sabırsızlandığımı daha iyi anlayabilirsin belki... Bir saklı kıvrım var yüzünde... Onu dünyanın en iyi ressamı çizemez... Ve o her istediğinde ortaya çıkıyor mu bilmiyorum... Unutma... Yanımdaydın o sırada...
...
Bütün kurumuş yapraklarımı döktüm... Gücümü toplama zamanı geldi... Üç noktalarımı oluşturan üç kuru yaprağım her zaman olacak, onlar tamamen bana ait ve daima azar azar dökeceğim onları. Küçücük oldum günlük... Küçücük oldum kimse farketmedi. Bu akşam çiftler halinde uçmuyor kuşlar... İçimde ne güçlü bir güzellik varmış beni zayıflatan... Ve ben onu yavaş yavaş feda etmeliyim... Yazılışı yeni sona ermiş bir kitabı yakmak gibi... Ben... Sanrılar görmüşüm... Tüm hayatımda gördüğüm gibi... Hayatım gerçeği hayallerimden ayırdetmekle geçecek... Gözlerimin altında tuz izlerinden oluşan yollarım derinleşecek... Ben... Gerçekten gülümseyecek miyim?
...
Yoruldum güzelliğinden... Ama doymadım... Doymam...
...
Güncem seninle konuşabilecek miyim bilmiyorum... İçimde kendimle ilgili yeni cevapsız sorular oluştu. Zaman sanki hiç ilerlemiyor ve bundan sonra böyle gidecek diye endişeleniyorum. Durmasını istediğimde ne çabuk ilerliyordu... İçimde ne nehirler coşuyordu, kuşlara ne oldu? Gözlerim görmüyor... Derin bir karanlığa düştüm... Laf lafı açıyor, konuşuyorum ama dilimden dökülenler hep karanlığın parçaları... Yüzüme bakıyorum nefretim artıyor... Senin yüzüne ise bakmak bile istemiyorum artık...
...
Kendime yüklenip duruyorum... Ama yok... Camı elmas saydım... Nasıl mı? Bu da benim güçlerimden biri... Ama sıra diğerlerinin gözüyle bakmakta... Camı elmas sayarsan değişip elmasa benzemeye başlar... Olmayacak... İzin vermiyorum...
...
Hâla anlat bakalım günce kendini... O büyüklüğüne inandığın duygunun, peşine düşmemen gereken bir sanrı olduğunu kabul et... Gerçek olan yalnızlığın... Yalnızsın... Hep öyleydin... Bunu kabul ettiğinde kendini iyi hissetmene ve anlamana neden olan çimenleri, rüzgârın konuşup durduğu yaprakları, kısacık ömrüne rağmen dans edip duran, aşka inancını kaybetmemiş zavallı kelebeği, yaşamayı pek seven kedileri izlemeye başladın yine... Onlar yalnızlığının ispatı... Ama yine de onlar gözlerine düştüler bugün... Demek ki yalnızlığın zaten senin hayatın günlük...
...
Bir ara "Akşamüzeri ne güzel değil mi?" demiştim ya... Neden biliyor musun? Hele yılın bu zamanı sıcağın bitişidir... Dalgalarım durur... Bir de gökyüzü yüzün gibi olur... İzlemeye doyamazsın... Üç noktalarımı olur olmaz yazışım gibi yerli yersiz doya doya bakasım gelir yüzüne... Üç noktalar nasıl akışı anlatır, yüzün de akışıdır zamanın... Tutamam... Üzülürüm...
Ay da pırıl pırıl parlamaya başlar... Sen de ona bakar mısın bilmem... Gecenin habercisidir akşamüzeri... Gökyüzü daha bir parlar mı sen ayla buluşunca bilmem...
...
Güncem... Bu kadar bağlı olursan doğaya, renklere, müziğe, gördüğün her güzelliğe, hissettiğin her güzel duyguya, her güzel cümleye, kelimeye, onların anlamlarına ve hepsine senin kattığın anlamlara bunların dışındaki herşeyden uzak olursan bu dünyadan olmayan bir canlı gibi, sonunda beynini de bir kenara bırakıp kalbinle kalakalır ve küçülür, küçülür, zavallının teki olursun... Kalbi erişilmeye en elverişli aşk arsızı... Sen güncem... Zavallılığını hadi at artık üzerinden... Yoksa bu zincirin sonu ölüme kadar gider...
...
İniş çıkışlar bendim... Şimdiyse kilitlendim. Düşüş bile diyemiyorum çünkü tam kafamın içinde yeni düşünceler beliriyor, kilitliyorum... Yanlışlar, doğrularla... Düşünceler hızlı... Hep diyorum; "Ah şu beynimi bir çeşmenin altında bolca suyla yıkayabilsem..." Düşüncelerin çok matah şeyler değil diyeceksin. Evet. Boşluğa çıkıyor sonunda. Şimdi "Bütün bunları yok saysana" diyeceksin. "Ne gerek var bu kadar karamsarlığa" Hayat bu... Benim hayatım bu... Ve şikâyet edemem. Hakkım değil çünkü zaman geçecek ve hepsi bana iyi şeyler olarak dönecek. Tercih eder miydim? Yok... Ama öyle... Yapılacak bir şey yok. Keşke kimseler değil de yalnızca sen beni anlayabilseydin...
Neden canlanır hayat bulur söyle; "sen" kelimesi? Sen diyen coşar... Akar... Susamaz... Hayat vermek için çırpınır... Hayat var sanılır ama nefes alınmaz aslında... Kimse sana kalpten sen diyemedikten sonra yaşam mı derim ben ona? Her konuşmada akıl, büyüyemedikten sonra... Gözle de olsa her dokunuşta büyüyemedikten sonra ruh... Yaşam mı derim?
...
Sıradan konuşmalar... İnan bana sıradan gibi görünmeyen, içi duygu dolu konuşmalar bile herşeyi mahveder... Sanat bunun için var bir tanem, günlüğüm... Bunun için... Ama sanat bile sessizlik eşliğinde varlığını, bir de varlığının içindekileri hissetmenin yerini tutamaz... İşte sana gerçek mecazi aşk... İlahi olana varman için buradayım... Sanatın içinde... Bizim için yeterli olabilecek kadar güzellik ve büyüklükte... Gerisi inanönemli değil...
Günlüğüm;
Yani sen...
Yani ben...
Beni sen yaptım akşamüzeri yüzlüm,
Seni ben...
Kim karışabilir ki...
Buna inansen bile engel olamazsın...
Üç "inan" eşittir bir gerçek...
...
Günlüğüm... Neden mi bu dengesizlikler? Neden mi bu coşmalar? Büyümem için küçülmeliyim... Ama ruhumda mevcut olan o çocuğun, bazen kimsenin anlamak zorunda olmadığı o saf çocuğun kalması şartıyla...
Bak... Yolda giden o çocuk, elinden tutan, oraya buraya takıldıkça çekiştiren kimse gibi sadece gideceği yeri düşünmüyor... Uymuyor ona... Giderken ne çok taş, ne çok karınca, ne güzel çiçeklere takılıyor gözleri, elleri... Toz, çamur, böcek, çöp, ne çok görüyor... Ne çok... Zamanın içinde yaşıyor o... Farkına vara vara... Anlamak için... Eğer ruhunu öldürecek kadar gözlerini bağlamadılarsa günlüğüm... Özde var olanı...
Görmeyi... Duymayı... Koklamayı... Dokunmayı... Tatmayı...
Altıncıyı kapatmadılarsa...
Yüreği...
Büyüyünce zamanın içinde farkında olup da yaşamak daha zor... Büyüyünce taş, toprak, kuşlarla kalmıyor yaşam… Herşeyin yanında taşı, toprağı da görmediğinde, öldürmeye yeltenenler olsa da hislerini dinlemediğinde, her şey koca bir boşluk... Öldürmeye yeltenenler olsa da sen yaşatacaksın yüce duygularını... Işığın yanlış bir çakışmada kurban olmasın diye koruyacaksın... Yoksa karanlık... Bu yüzden küçülmeli ruhu daha da büyütmek için... Coşmalı... Haykırmalı... Ama sevgiyi... Güzelliği...
...
Bugün seni çok acıtacağım günlük…
Ben küçüldükçe sen büyüdün… Ben rengimi kaybettikçe sen renklendin… Benim ellerim yaşlandıkça senin ellerin gençleşti çünkü… Benim yaşamım kilitlendikçe senin yaşamının karanlık, can sıkıcı yanı aydınlandı, kapıları aralandı… Yüzün daha çok gülüyor günlük… Dikkat ettin mi? Yaşamayı ve kendini daha çok seviyorsun… Bana bak… Ben öyle miyim? Doğru olduğunu düşündüğün yaptıklarını, söylemlerini… Seni üzmemek için yüzüne vurmadım yanlışlarını… Kendi yanlışlarımla uğraştım… Yanlışlarıma açıklama getirdim…
Sevildiğini düşünmene sebep oldukça kendini de daha çok sevmene neden oldum… Ve sen de kendimi daha az sevmeme… Bu yüzden günlük, bugün son kez yazıyorum bu “başka” günlüğe… Eski, yalnızca bana ait günlüğe doğru yöneltiyorum bakışlarımı… Bir daha asla sana yöneltmemek üzere… Büyük bir hata yaptığına inandın ve ondan döndüğünde herşeyin doğru olacağını düşündün… Öldüre öldüre yaşamaya başladın… Ama bu kısa süreli bir şey… Yaşamak için çizdiğin yolların ne acımasız, ne bencilce olduğunu mutlaka anlayacaksın… Ve kaybını düşüneceksin… Bu benim için çok tanıdık…
Bu acılar çok tanıdık… Bu korkunç ağırlık çok tanıdık… Hayatım bu… Ve bu dünya insanlar oldukça benim için yabancı bir yer…
...
Onca güçlü görünen yazının,
söylenmiş sözün ardında yatan, iç acıları bastırma, yok etme girişimleri...
Ama önemli olan, bunun var sayılan, aslında hiç bilinmeyen hayatlar üzerinde olması.
Acıyı acıta acıta giderme isteği... Siz...
Bunu da herşeyi bildiğiniz gibi biliyor musunuz?
İç acılarının toplamı hep aynı bu şeytan üçgeninin...
...
Güncem... Dikkatimi nereye versem ne yapsam ne etsem itici güçlerim yanımda,
gücümün içindeki gizli güçsüzlüklerim de... İten güçler de etrafımda...
Ben bu beyni bir kelimeye bin anlam yükleyip, bir şekilden bin şekil oluşturup da ayakta tutarken,
amacım sadece yaşamakken daha da huzurlu bu zamana kadarkinden
ve bunu yakalayabilirken yalnızca kendimi ifade ederken...
Yaşamlara engel olmak isteyen ellere, dillere anlam veremem...
Ne çok çocuk döker içini hayalleriyle ellerinde kalem, yazarlar,
ne çok çocuk dökülür boyalarla, dillerinde şarkılar...
Hepsi kırık hayatlarını kurtaran içgüdünün değerli eseri...
Hepsi yanık bedenlerinin, ruhlarının acısını dindirme arzusu...
"Kimileri büyümez" çünkü... Onlarladır her günü, ruhu...
Anladığı için onları, bekler herkesten aynı ince ruhu...
|